14 Nisan 2016 Perşembe

HEZARFEN'DEN ÖNCE BİR SELÇUKLU UÇMAK İSTEDİ

HEZARFEN'DEN ÖNCE BİR SELÇUKLU UÇMAK İSTEDİ

İMAM CEVHERİ
Cevheri bilinen ilk Türk Hava şehididir.
Gazneliler Devleti’nin sınırları içinde Maveraünnehir denilen Türk ülkesinin Farab (Otrar) şehrinde doğan Türk asıllı büyük bilim adamı Cevheri’nin babası Hamid oğlu İsmail’dir.Cevheri gençliğinden itibaren seyahati seven bir bilgin olarak tanınır.Arapça üzerine bilgisini artırmak için Irak ve Hicaza gitmiş ve eski ve saf arapça konuşan kabileler arasında yaşamıştır.Arap kültürü ve dili üzerine yaptığı geniş araştırmalardan sonra en büyük arabça sözlüklerden birini Cevheri yazacaktır (Kitâbu’s – Sıhah) yine o zamanın büyük bilim merkezlerini, Iranı ve Şamı ziyaret etti , oradaki bilginlerle ilişkiler kurdu.Diğer bilim dallarında çalışırken de bir yandan zamanın hattatlarının en ünlüleriyle kıyaslanacak kadar bu sanata da hakim oldu.
İlâhiyat ve edebiyat konularının yanıda ,fizik,tabii bilimler ve riyaziyeye de merak sardı. Nihayet Horasan’da Nişabur şehrine yerleşerek Büyük Cami’de halka ve öğrencilere bilgilerini öğretmeye başladı.Müderrislik yaparken,Büyük Cami’nin de imamlık görevini yapıyordu.Dilbilgisi ve sözlük kitaplarını bu devrede yazdı.Güzel el yazısı ile yazdığı Kur’anları ve diğer eserlerini satarak hayatını kazanıyordu.Sıhah isimli once Piri Mehmed, sonraları Vankulu tarafından Türkçeye çevrilen ve İbrahim Müteferrika matbaasının ilk kitabı olarak basılan kıymetli sözlüğü en tanınmış eseridir.
Fenle uğraştığı zamanlarda büyük kuşların kanat çırpmadan yükseklerden süzülerek uçuşlarınıda dikkatle izliyor ve bugün maalesef elde olmayan hesaplar yapıyordu.Bir gün (M.S. 1002 yıllarında) Nişabur’daki caminin damına çıkarak halka şu hitapta bulundu :
"Ey ahali bu dünyada emsali bulunmayan bir eser keşfettim,gelecek insanlar için bir ilmi tasavvuru nasib olmadı".Toplanan halk hayretle imamı ve müderrislerini dinlediler,bazıları aklını kaybettiğini zannettiler.Vücudunu iplerle iki büyük satıh bağladı ve uçacağını ilan etti ve kendisini boşluğa bıraktı.Kanatsatıhları maalesef Cevheri’yi taşımadılar,şiddetle yere çarparak vefat etti.Cevheri’nin bu haraketi,zamanında çok garip karşılanmıştır.Cevheri bilinen ilk Türk Hava şehididir.


ROMA İMPARATORLARI

İmparator Adı – İmparatorluk YıllarıZenon474-491Anastasios 1491-518İustlnos 1518-527İustlnianos 1527-565İustlnos II565-578Tiberios Konstantinos II578-582Flavios Maurikios Tiberios582-602Phokas602-610Herakleios610-641Herakleios Konstantinos III641Heraklonas (ya da Herakleios)641Konstans II (Konstantinos Pogonatos)641-668Konstantinos IV668-685Íustinianos II Rhinotmetos685-695Leontios695-698Tiberios III698-705íustinianos II Rhinotmetos (yeniden)’705-711Philippikos711-713Anastasios II713-716Theodoslos ill716-717León III717-741Konstantinos V Kopronymos741-775León IV775-780Konstantinos VI Porphyrogenetos780-797Eirene (imparatorige)797-802Nikephoros 1802-811Stavrakios811Mlkhail 1 Rhangabe811-813León V813-820Mikhail II Balbus820-829Theophilos829-842Mikhail III842-867Baslleios 1867-886León VI886-912Aleksandros912-913Konstantinos VII Porphyrogenetos913-959Romanos 1 Lekapenos920-944Romanos II959-963Nikephoros II Phokas963-969ioannes 1 Tzimiskes969-976Basileios II Bulgaroktonos976-1025Konstantinos VIII1025-28Romanos III Argyros1028-34Mikhail IV1034-41Mikhail V Kalaphates1041-42Zoé (Imparatorige)1042-56Konstantinos IX Monomakhos1042-55Theodora (imparatoriçe)1055-56Mikhail VI Stratiotikos1056-57isaakios I Komnenos1057-59Konstantinos X Dukas1059-67Romanos IV Diogenes1068-71Mikhail VII Dukas1071-78Nikephoros III Botaniates1078-81Alekstos I Komnenos1081-1118ioannes Ij Komnenos1118-43Manuel I Komnenos1143-80Aleksios II Komnenos1180-83Andronikos I Komnenos1183-85isaakios II Angelos1185-95Aleksios III Angelos1195-1203isaakios II Angelos (yeniden)1203-04Aleksios V Dukas Murtzuphlos1204Latin imparatorları Baudouin I1204-06Henri1206-16Pierre1217Yolande (imparatoriçe)1217-19Robert1219-28Baudouin II1228-61Jean1231-37Nikaia imparatorları Konstantinos (XI) Laskaris1204-05?Theodoros I Laskaris1205?-22ioannes III Dukas Vatatzes1222-54Theodoros II Laskaris1254-58ioannes IV Laskaris1258-61Konstantinopolis’in geri alınmasından sonraki imparatorlar Mikhail VIII Palaiologos1261-82Andronikos II Palaiolgos1282-1328Andronikos III Palaiologos1328-41ioannes V Palaiologos1341-76ioannes VI Kantakuzenos1347-54Andronikos IV Palaiologos1376-77ioannes V Palaiologos (yeniden)1379-90ioannes VII Palaiologos1390İoannes V Palaiologos (yeniden)1390-91Manuel II Palaiologos1391-1425ioannes VIII Palaiologos1421-48Konstaninos X Palaiologos1448-53

JUNİUS BASSUS LAHDİ

Dördüncü yüzyıl Hıristiyan lahitleri içinde olağanüstü incelikte bir işçilik gösteren,
Hıristiyan sanatın pagan mirasla bağlılığını açığa vuran ve erken dönem hıristiyan lahit sanatının "klasik evresi" olarak nitelendirilen bir lahd'dir
kapağında Roma valisi ve ölüm döşeğinde vaftiz olan (359 yılı) Junius Bassus’un adını taşıyan bir lahittir. Bu lahdin cephesi iki kat halinde beş altta ve beşi üstte sütunlarla sınırlandırılmış on nişten oluşur. Üstteki nişler yatay çizgiler ile sınırlandırılmış olmasına karşın alttaki nişler bir yarım daire bir üçgen çatı olarak birbirini izler. Her niş içinde tek bir sahne vardır ve her sahne içinde en fazla üç figür bulunur böylece başarılı bir şekilde sıkışıklıktan ve kalabalıktan kaçınılmıştır. Nişlerle oluşturulan mekanlar oldukça hoş ve zarif, kurban düşüncesini ima eden figürler ile işgal edilmiştir. Oymacılıktaki bolluk, zenginlik ve zarif pozlar Helenistik modelleri anımsatır fakat figürlerin yüksek kabartma oyulması ve bazılarındaki ağırbaşlı Romalı bakış yerel sanatçının geniş ve cömert sempatisini göstermektedir. Paneller çift seriler içinde Kutsal Kitap’tan temalar tasvir ederler. İshak’ın kurban edilmesi üstte en solda yer alırken altta her şeyini kaybetmiş olan Eyüp kederli ama imanlı bir şekilde gübre yığının üstünde oturur. Yanındaki nişte Adem ve Havva utanmış bir yüzle ayakta durmaktadırlar. Onların üstünde Petros’un tutuklanması, insanların doğuştan gelen günahının affının ancak kilisede bulunduğunu ima etmektedir. Merkezdeki alt panelde zarafet dolu ve hafif gülümser bir edayla İsa tasvir edilmiştir. Bir eşek onu Kudüs’e ve alınyazısına doğru taşımaktadır. Üst panelde henüz Davut’un genç bir kopyası gibi sakin ve tanrısal hükme uygun bir ağırbaşlılıkla iki havari arasında tahtta oturmakta ve altında çömelmiş gökyüzüne basmaktadır.
İsa’nın tutuklanması bir kere daha Davut çizgisinde tasvir edilmiştir ve elinde görevinin yazıldığı tomarlar tutmaktadır fakat öne doğru eğilmiş başı ile başına geleceklerden ve kaderinden haberli ve kederli bir şekilde Eski Ahit’teki tahammül örneğine uygun durmaktadır. Son olarak Vali Pilates, İsa’nın tutuklanmasından dolayı ellerini yıkamaya hazırlanan ikircikli bir havada tasvir edilir. Aşağıdaki şehit St. Paul figürü ile tümüyle zıtlık gösterir. St. Paul ise kararlı fakat kaderine boyun eğmiş bir şekilde celladın kılıcını beklerken başını tevekkülle eğmiş olarak tasvir edilir. Lahdin köşelerindeki süslemeler basmakalıp olmalarına karşın resmi tamamlar. Bağbozumu, mısır hasadı ve diğer figürler birbirini izleyen ve hemen mutluluk ve uysallıkla katılmak gereken ebedi krallığın kutluluğunu göstermeye hizmet eden birbirini izleyen mevsimleri ima etmektedir. Junius Bassus lahdi cenaze sanatının bu özel dalının sonu olmasa da ulaştığı en üst noktadır.




13 Nisan 2016 Çarşamba

ÜZERLİK OTU VE ARKEOLOJİ

Üzerlik otu ya da Üzerklik otu arkeologlarca yerin altındaki arkeolojik buluntuların yerini tespit etmek için en büyük işaret olarak bilinir.
Diğer bir deyişle arkeologlar herhangi bir açık arazide üzerklik otu mevcut ise yerin altında mutlaka arkeolojik buluntu vardır varsayımı ile kazıya başlarlar. Bunun birinci nedeni eski yerleşim yerlerinin bolca fosforik toprak yapısına sahip olmasından dolayı bitkinin de fosforlu toprakları sevmesinden kaynaklanır. Bitkinin mezarlıklarda bolca bulunması da toprağın fosforik yapısından kaynaklanmaktadır. Bunun nedeni insan vücudunda kalsiyumdan sonra en fazla bulunan elementin fosfor olmasındandır.
Fosfor, en fazla kemik ve dişlerde kalsiyum ile birlikte bulunur. Fosforun vücutta bulunduğu diğer yerler ise vücut sıvıları, kas, beyin gibi kısımlardır. Fosforun alınması ile beyinde zihinsel yorgunluklar giderilir ve beynin daha iyi çalışması sağlanır ki fosforun en fazla denizde yetişen balıklarda olduğu bilinir.
Fosforu bol üzerlik bitkisinin insan beynini sorunlardan arındırması ve insanın ruhsal temizliğine yönelik kullanımı ise eski çağlardan beri bilinen ve şamanlarca dini ayin ve ritüellerde kullanılmasına yol açmıştır. Günümüzde de üzerlik otunun kaynatılarak içilmesi veya buharının solunum yoluyla alınmasıyla insan ruhsal sorunlarına çare bulunacağı herbalistler tarafından önerilmektedir. Otun kurutularak yakılması ile çıkan dumanın daha çok soluma yoluyla burun ya da ağızdan alınmak suretiyle otun kullanılması ile insanda ruh molekülü denilen dimetiltriptamin (DMT) hormunu salgısı artarak beynin transa geçmesi sağlanabilir ki şamanların bu otu sıklıkla eski çağlarda dini ritüelllerde kullanmasının nedeni de budur.
İnsanın DMT hormonunu fazla alması insan beynini öldüren ve aptallaştıran su, yiyeceklerde bolca bulunan sodyum floridin dengelenerek epifiz bezi denilen üçüncü gözün açılması ile insan daha da rahat hale gelir. Diğer bir deyişle üzerlik otu içindeki fosfor oranı ile insan beynini yavaş yavaş ölüme götüren sodyum floridin bir anlamda panzehiridir. Üzerlik otunun günümüzde halk arasında nazara karşı da önemli bir bitki olduğuna inanılmaktadır. Peru Amazonlarının dinsel ayinlerinde müritleri transa geçirmek için kullandığı Ayahuasca içkisinin yapılmasında da uzerlik otunu oluşturan harmine, harmaline ve tetrahydroharmine moleküllerinin türevleri kullanılmaktadır.
Bütün bu nedenlerden dolayı üzerlik otu botanik ve ruhani açıdan halk arasında kullanımı ile birlikte arkeolojik buluntu tespitinde kullanılan önemli bir bitkidir.

ÜZERLİK OTU(PEGANUM HARMALA)
Arkeologlara bu kadar yakın olan bitkinin Latince adı Peganum Harmala olarak bilinir.
Üzerlik otu bağırsak parazit ve bakterilerine karşı etkili olan idrar yollarına karşı çok etkili olan bir bitkidir. Türkiye'de halk arasında nazardan korunmak için kurusunu yakarak çıkan dumanı nazardan korumak istedikleri kişinin üzerine üflerler. Üzerlik, tek tek beyaz çiçekli, çok dallı bir bitkidir. 35 cm kadar boyunda, çok yıllık, otsu bir step bitkisidir. Çiçekleri yeşilimsi beyaz renktedir. Meyvesi basık küre şeklinde bir kapsüldür. Tohumlarının içeriğinde harmalin, harmin, harmalol, peganin adlıglikozitler ve kırmızı boya maddesi vardır.
Nazarı engellemek için üzerlik otu dumanını saçmanın dinî bir kanıtı var mıdır? Sorusu günümüzde bu ot üzerine sorulan dinsel bir soru olmakla birlikte bir hadiste İmam Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Üzerliğin kökünde kıskançlık panzehiri ve teninde yetmiş iki hastalığın şifası mevcuttur.”
Yaz ortalarına dek yemyeşil kümeler halinde görülen üzerlikler özellikle Orta Anadolu bozkırında çok yaygındır. Köylerin, ağılların, yaylaların çevresindeki topraklar her gün sağıma gelip giden sürülerin dışkılarıyla zenginleştikçe üzerlik bitkisi de kısa süre içinde bu topraklara yerleşir. Üzerlik, uzun ömürlü bir bitkidir. Birkaç metre derine inebilen kökleri, onun yazın da yeşil kalmasını sağlar.
Anadolu'da üzerlik tohumları Friglerin başkenti Gordion'un (Yassıhöyük, Polatlı) Geç Bronz ve Helenistik dönemlerinde ve Güneydoğu Anadolu'da Gritille yerleşmelerinde ele geçmiştir. M.Ö 3. bin ait yerleşmelerden Suriye'de Fırat kıyısında yer alan Selenkahiye, Hammam ve al-Raqai'de ve Aşağı Mısır'da Maadi yerleşmesinde de üzerlik tohumları tespit edilmiştir. Uzerlik bitki olarak yüzey toprağında kazının tespiti için bulunmasına rağmen yapılan kazılarda toprağın altındaki yerleşimlerde üzerlik tohumuna genellikle az rastlanmıştır. Bunun nedeni hayvanların bu bitkiyi sevmemesi ve yememesinden dolayı dışkısından bitkiye ait hiç bir emare bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca bitkinin tohumunun dış zarı oldukça kırılgan bir yapıya sahip olduğundan kazılarda tohumlara az rastlanmaktadır.
Anadolu'nun en eski yazılı metinlerinden birinde, MÖ ikinci bin yıla ait bir tablette, üzerlik bitkisine değinilmektedir. Prof Dr. Sedat Alp, Hattuşa'yı yakıp yıkan Anitta'nın meşhur tabletinin 48. Satırında ' güçlü (bir saldırı) ile aldım, yerine uzerlik (?) otu ektim' şeklindeki okumasıyla, Anitta' nın kendisinden sonra Kral olacaklara Hattuşa'yı tekrar iskan edecekleri tanrının ezmesi yönündeki lanetini bildirmekte olduğunun yorumunu yapmaktadır.
Ama sonra açlıktan kırıldığında, onların tanrıçası Halmasuit bana (şehri) teslim etti ve ben onu bir gece baskınıyla aldım. Toprağına yaban otu ektim (üzerlik otu). Benden sonra kim kral olur ve Hattuşa'yı tekrar iskan ederse, gökyüzünün fırtına tanrısı onu çarpsın.
Böylece Kral Anitta, aldığı ve yakıp yıktığı Hattuşa şehrinin yerine bu bitkiyi ektiğini söyler. Hitit Asker Yemini metinlerindeki lanetleme bölümünde de üzerliğe "Tarlasından buğdayı, arpası gelmesin! Sonra zag.ah.lı çıksın!" şeklinde değinilmektedir.
Mezopotamya çivi yazılı kaynaklarında Sümerce zag.ah.lı veya zag.hı.lı ve Akadca sahlu olan üzerlik Hititçede zahheli olarak adlandırılmış ve tohumu ilaç yapımında kullanılmış, ayrıca dinsel törenlerde yemekler ile birlikte adak olarak tanrıya sunulmuştur.
Hititçe zahheli kelimesi Devrek ilçesinin eski adının, Hititçe üzerlik anlamına gelen bu kelimeden gelmektedir. Devrekli yaşlılar, yabancıların Devrek'e "Zehelli" dediklerini ifade ederler. Zehelli kelimesinin, Hititçe "Zahheli"den türediği araştırmacılarca kabul görmektedir. Devrek'in eski adının Zehil olduğu bölgede bulunan İlyunka tabletinde de okunmuştur. (Uzerlik otunun yanında başka hiç bir bitkinin yaşamasına müsade etmediği bilinmektedir. Bu nedenle Hitit orduları aynen Hattuşa'yı yakıp yıkan Anitta'nın burada kendisinden sonra kimsenin yerleşmesine müsade etmemesi için Hattuşa'ya üzerlik otu ekmesi gibi Gaşkaların yerleşim yeri olan Devrek' e de Zehil adını vermeleri burada da yerleşim olmaması için Hititler tarafından ekilen uzerlik otu nedeniyle verilen adlandıma nedeniyledir.
Üzerlik otunun insan bilincindeki rahatlacı etkisi ile Moly bitkisinin aynı olması Odyssey'de çok trajik bir şekilde anlatılır. Buna göre Odysseus Ithaka'ya bir sefer düzenler ve dönüş yolunda (Antik Grek masalllarında genellikle dönüş yolundaki askerlerin durumlarını anlatan yüzlerce öykü vardır. Örneğin, Telemakus'un Ithaka'ya dönüşü, Ksephenon'un Onbinlerin Dönüşü, ...) Circea adasına çıkarlar ve askerlerini buradaki cadı Kirke'ye teslim eder. Kirke askerlere içinde zehir olan bir yemek yedirir ve onları zehirler. Askerler bu zehirden dolayı bütün bildiklerini unutur ve kendilerinin domuza dönüştüklerini düşünür.
Mesaj ve rüyaların tanrısı olarak Hermes, İthaka Kralı Odysseus' a askerlerinin bu unutkanlık büyüsüne karşın Moly (Kardelen) adlı bitkiyi verir ve büyü bozulur. Moly bitkisi aslında bizim günümüzde çok iyi bildiğimiz Kardelen bitkisidir. Kardelen bitkisi en zor koşullarda dağlardaki kayaların arasından sıyrılıp büyüyebilen ve de üzerlerindeki karları bile delebilen özellikte dik büyüyen bir dağ bitkisidir. Günümüzde kardelen soğanlarının toprak üstü kısımları kalbin kuvvetlendirilmesine,mideye iyi gelen ve adet söktürücü ilaç; toprak altı kısımları ise taze haldeyken ezilerek çıbanları olgunlaştırmak için lapa olarak kullanılır. Dioskorides ise (MÖ 20-80) Materia Medica adlı eserinde Odysseus' a verilen Moly bitkisinin aslında Peganum Harmala yani üzerlik otu olduğunu bildirmektedir.
Dioskorides, Circea adasındaki cadının askerlere verdiği büyücülükte kullanılan halüsinojenik özellikli Datura Stramonium (tatula) adlı bitkinin panzehiri olarak beyine neredeyse reset atan üzerlik otu ile Moly (kardelen) bitkisinin aynı olduğunu söyleyerek şifa verici özelliğini bizlere aktarmaktadır.


12 Nisan 2016 Salı

DÜNYANIN EN BÜYÜK LAHDİ SİDEMARA

Sidamara Lahdi Konya Ereğlisi-Karaman yolu üzerinde, eski adı Sidamara olan Ambar köyünde bulunduğu için bu isimle anılan, MS 3. yüzyıla ait lahit. 32 tonluk ağırlığı ile dünyanın en ağır lahdi olarak bilinen eser 1900'da bulunmuş ve Osman Hamdi Bey tarafından İstanbul'a getirtilmiştir. Lahdin kapağında ve dört yanında bulunan kabartma heykeller çok çeşitlidir ve bir sanat harikası sayılmaktadır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde bulunan lahitlerden biridir.
Lahit önce Ereğli'den Konya'ya nakledilir. Ereğlili Deli Mustafa bu işe memur edilir ve kırk manda ile Konya demir yoluna kadar lahdi nakleder. Lahdi incelemek üzere Konya'ya gelen Osman Hamdi Bey lahdin İstanbul'a taşınmasını ister, ancak 3 metre yüksekliğinde ve 32 ton ağırlığında olan bu dev lahdi yerleştirebilecek vagon bulunamaz. Osmanlı Demiryolu Şirketine yapılan başvuruya da olumlu yanıt alınamayınca bir lokomotifin bazı bölümleri sökülür, çatısına uygun bir tertibat kurulur ve lahit 3 Haziran 1901 günü Müze-i Hümayun yetkilileri eşliğinde İstanbul'a götürülür.
Sidamara'da başka lahitler de bulunmuştur. Bu lahitlerin yüzleri süslü sütunlarla, sütun araları şahıs tasvirleriyle doldurulmuştur. Bu yüzden, bu tipdeki diğer sütunlu lahitlere de Sidamara tipi lahitler denir. Sidamara Tipi (Sütunlu) lahitlerin kökeni henüz kesinleşmemiş olsa da, bunların Anadolu’da bu derece bir sıklıkta görünmeleri kökenlerinin Anadolu olduğu yönündeki kanıyı kuvvetlendirmektedir.Kapak, adeta yatak gibi tasarlanıp, lahdin sahibi erkekse karısı ile birlikte, kadınsa yalnız olarak uzanır şekilde kabartmaları konurdu. Sidamara lahdinin kapağında lahit sahibiyle karısı yatakta yatar gibi uzanmışlardır.
Lahdin üzerinde bulunan bir Eros başı figürünün Londra'da Victoria ve Albert Müzesinde olduğu öğrenilince Kültür ve Turizm Bakanlığı parçayı geri almak için müzeye başvuruda bulundu. Parçanın lahdin bulunmasından önceki bir tarihte, 1879 yılında zamanın İngiltere Konsolosu ve arkeolog Sir Charles Wilson tarafından çıkarılıp İngiltere'ye götürüldüğü ve torunları tarafından Victoria ve Albert Müzesine bağışlandığı öğrenildi
Mermer lahidin yüksekliği 313 cm, boyu 381 cm, eni ise 200 cm.dir. Lahdin ön yüzünde ortada filozof kıyafetinde oturan bir erkek, Sağda Artemis kıyafetinde genç bir kız, solda Demeter kıyafetinde başı örtülü bir kadın vardır. Bu yüzün iki ucunda Dioskuruslar atların yularlarını tutmaktadırlar. Dar yüzünde mezar kapısına doğru elinde tuttuğu meyve tepsisi ile ilerleyen bir kadın, kapının diğer yanında sakallı bir adam bir rulo tutmaktadır. Lahdin diğer uzun yüzünde ve diğer dar yüzünde ise av sahnesi işlenmiştir. Lahdin kapağında lahit sahibiyle karısı uzanmış vaziyettedirler. M.S. III. asra ait lahdin kaidesindeki frizde yırtıcı hayvanlarla mücadele eden puttolar ve Eroslar, diğer yanda idman yapan atlerler ve araba yarışları görülür.
Tabutun üzerine kolonların ve şekillerin yerleştirilmesi kolon lahitçiliğini akla getirmektedir. Tabutun dış yüzeyi duvarın yüzeyindeymiş gibi sunulmuştur. Prensip olarak 6 oluklu kolonlar merkezde üçgen oyuklar ve her bir tarafında ise kabartılmış 2 oyuk oluşturur. Oyuklar genellikle yumurta ve liflerle delinmiş ağaç yaprakları ile dekore edilmiştir. Bu deklarasyon oyukların dışındaki bölgeleri doldurur ve tabutun diğer taraflarında da devam eder. Arkeologlar Sidamara Lahdini bağımsız bir çeşit ya da diğerlerinden ayrılmış bir grup olarak saymaktadırlar. Bu lahit kendinden önce yapılmış olan aynı döneme ait diğer lahitlerle benzerlik göstermektedir. Orijinallikleri muhtemelen bu lahitlerin 2 çeşit çok yaygın mezar anıtı türlerini bir araya getirmesinin altında yatmaktadır
Lahdin yan yüzlerinde mitolojiden alınma sahneler vardır. Bunlardan bir tanesi ilgi çekicidir. Ortada bir filozof oturmakta ve elindeki kitabını okumakta, bir yanında karısı ve diğer yanında kızı ayakta durmaktadır. İki yan uçta birer mitolojik varlık tasvir edilmiştir. Çıplak Dioskurus kardeşler yanlarından hiç ayırmadıkları atların dizginlerini tutar vaziyettedirler. Lahitler ölüler dünyasının bir parçası olduklarından, Zeus tarafından cezalandırılmış bu kardeşler, yaşayanların dünyası ile ölülerin dünyası arasındaki ilişkiyi sağlamaktadırlar. Bir tanesi 12 saat dünya yüzünde iken diğeri aynı saatlerde toprak altında, ölüler dünyasında kalıyordu. Böylece yaşayanların dünyasına öteki dünyanın ne kadar karanlık ve kötü olduğunu anlatabiliyordu. Lahitlerin kapakları üstüne uzanmış vaziyette yatan ölünün heykeli yapılırdı. Bazı durumlarda yanlarına eşleri de ilave edilirdi. Lahitlerin üzerindeki dantela gibi işlenmiş motifler küçük bir çivi ve çekiç ile yapılıyordu. Sanatkarlar lahdi süslerken, gölge ve ışık oyunlarına bilhassa dikkat ederlerdi.



7 Nisan 2016 Perşembe

İLK KANDİL KUTLAMASI

İlk kandil kutlamasını Erbil Hükümdarı Selçuklu Atabeyi Muzaffereddin Gökbörü uygulamıştır.Tabiki kandil ismini osmanlı zamanında almıştırErbil’de, Hz. Muhammed’in doğum gününü münasebetiyle Mevlid şenlikleri adıyla ziyafet verildiği ve o güne kadar rastlanılmamış bir kutlama tertip edildiği bilinmektedir. Bu kutlamalarda Mağribli İbn Dıhye’nin İbn Hallikan’dan tasvir ederek Mevlid törenlerin de okunması için Gökböri’ye takdim ettiği Kitabü’l Tenvir Fi Mevlidi’l-Beşir-Nezir adlı bir eserin olduğu bilinmektedir. Gökböri Mevlid şenliklerinde halka ziyafetler verdirmiştir.Halkı ise Mevlid kutlamaları yapılan geceyi ibadetle geçirmiştir.Selçuklular döneminde Anadolu coğrafyasını dolaşan Arap seyyah İbn Batuta,Anadolu’da yaşayan Türk boylarının Cuma günlerine, kandil gecelerine, üç aylara ve özellikle Ramazan orucuna çok önem verdiklerini ve mübarek geceleri ibadetle değerlendirdiklerini anlatmaktadır.İbn Batuta’nın da aktardıklarından hareketle Osmanlı Devleti’nden önce Anadolu’da hüküm süren Türkiye Selçukluları ve Beylikler döneminde halkın mübarek gecelere önem verdikleri ve Allah rızasını kazanmak için bu geceleri ibadetle geçirdikleri söylenilebilir. Ayrıca Erbil Beyi Muzafferüddin Gökböri’nin başlattığı geleneğin diğer Türk sultanları ve beyleri tarafından da devam ettirilmiş olması mümkündürOsmanlı Devleti’nde kandil kutlamalarının ilk olarak II. Selim döneminde(1566–1574), camilerin aydınlatılıp minarelerde kandillerin yakıldığı bilinmektedir Ayrıca camilerde kandil yakılması kanunlaştırılmıştır.OsmanlıDevleti’nin son dönemlerinde İstanbul’da kandil gecelerinin ihyasıyla ilgili top atışlarının yapıldığı görülmüştür.Kandil gecelerinde halkın da evlerinde kandiller yaktıkları görülmüştür. Kandil günlerinde simit ve çörek yapılması adet haline dönüşmüştür ve kandil kutlamalaı adet-i hasene haline dönüşmüştür19 yüzyılda haberleşme imkanlarının artması vesilesiyle Osmanlı padişahının kandilini tebrik etmek amacıyla telgraflar gönderilmiştir. Özellikle İstanbul’dan uzaktaki şehirlerde yaşayan devlet adamları,halkın ileri gelenleri, dergah ve tekke şeyhleri padişahın kandilini tebrik amacıyla telgraflar göndermişlerdir. Tebrik amaçlı gelen bu telgraflara ise cevap verilmiştir.İstanbul içerisinde gönderilen bu telgraflardan bir kısmı ise dergahlarda ya da tekkelerde yapılacak törenlerle ilgili davetiye niteliğinde olmuştur .Kimi telgraflar ise imzasız olarak gönderilmiştir.Pay-itahta gönderilen tebrik ya da davetiye içerikli telgraflar, kandil kutlamalarının İstanbul dışındada etkin bir şekilde kutlandığının kanıtı olmuşturKandil gecelerinde halkın da evlerinde kandiller yaktıkları görülmüştür. Kandil günlerinde simit ve çörek yapılması adet haline dönüşmüştür ve kandil kutlamalaı adet-i hasene haline dönüşmüştür

23 Şubat 2016 Salı

KAZAN KALDIRMAK

KAZAN KALDIRMAK

İsyan etmek anlamında kullanılan bir deyimdir.

Kazan aslında yeniçerilerin mensup olduğu Bektaşi Tarikatını simgelerdi. Çünkü inanışa göre yeniçeriler ilk kurulduğunda Hacı Bektaş-ı Veli kazanda çorba kaynatmış ve bu kazandaki çorbadan tüm yeniçerielere kâseler halinde dağıtmıştır. Ama gerçekte Hacı Bektaşı Veli Osmanlının kurulmasında çok önceleri yaşamıştır. Ama bu inanış öyle yer etmştirki Osmanlıda padişah üç ayda bir dağıttığı yeniçerilerin maaşı (ulufe) öncesi divana çağrılan yeniçeri ağasına önce bir tas çorba ikram edilirdi. İçerse bir sorun yok o zaman ulufe dağıtmak için gerekli hazırlıklar yapılırdı. Ama eğerki yeniçeriler bir durumdan hoşnut değilse ayaklanmaya hazırlanıyorlarsa yeniçeri ağası kendisine ikram edilen çorbayı içmezdi. O zaman saraydakiler telaşa kapılır ve sorunu anlamak için kendi aralarında müzakere yaparlardı..

Yeniçerilerin her ortasının matbahı ve aşçısı ve aşçı ustası vardı; ve her orta kendi yemeğini kendi arzusuna göre ayrı ayrı pişirirdi; bunun için orta efradı kendi yevmiyelerinden her hafta kumanya parası olarak levazım heyetine bir para verir ve bu para ile bir haftalık yemek ihtiyacı temin edilirdi; hükümet bunların iaşeleriyle uğraşmazdı; yalnız yeniçerilere verilecek etin fiyatı muayyen olup et fiyatı ne kadar yüksek olursa olsun yeniçerilere o fiyattan fazlaya verilmezdi. fakat hükümet bu miktardan fazlasının parasını zarar-ı lahim ismiyle hazineden kasaplara öderdi. yeniçerilerin yemekleri her ortanın matbahında pişerdi; yemek pişen kazan oda halkı tarafından mukaddes addolunurdu. Bir isyan vukuunda bu kazanlar meydanlara çıkarılırdı ki buna tarihlerde kazan kaldırma denilmektedir.

sarayda söz sahibi olan harem ağalarının dolayısıyla zincirleme olarak yeniçeri ağaların, önemli mevki sahibi olmak isteyen paşaların kışkırtmasıyla piyon olarak kullanılan yeniçeriler ayaklanır ve et meydanından kazanları kaldırarak at meydanına oradan da kimi zaman sarayın enderununa kadar nerdeyse içeri girerlerdi ve kışkırtmanın etkisiyle şu ve şu kişilerin kellesini isterik yoksa padişah efendimiz sonrasına karışmayız diyerek tehdit ederlerdi ve o kazan istediklerine muaffak olmadan yere inmezdi. Onun içindirki kazan kaldırma deyimi Osmanlının başına gelebilecek en kötü olaylardan biriydi...