23 Ekim 2016 Pazar
TÜRK MİTOLOJİSİNDE "SİMURG" MOTİFİ
Türk kavimlerinin tarihî geçmişinde, kültüründe destan ve masalların uzun bir epizodu olarak "Simurg" apayrı bir yere ve öneme sahiptir ve gerçekten incelenmeye, araştırılmaya değer bir "konu" olma özelliğini korumaktadır.
Arapların Anka, İranlıların Simurg adını verdikleri, Türkçe'de ise her iki şekliyle birlikte Zümrüdüanka (Simurg u Anka) olarak da adlandırılan Önasya efsanelerinin bu kuşu, pek çok kaynakta birlikte ele alındığı Batı'daki eski Mısır kökenli Phoenix ve İslam kültüründeki Hüma/Devlet kuşundan tamamen, Hind mitolojisindeki Garuda ile Altay mitolojisindeki çift başlı kartaldan ise kısmen farklı özelliklere sahiptir.[1] Konunun uzmanlarından Prof. Dr. Abdülkadir İnan, V. F. Büchner'in, İslam Ansiklopedisi'ne yazmış olduğu "Simurgh" maddesinde her ne kadar "Simurg" efsanesinin bir motif olarak İran kültür ve edebiyatından Türk edebiyatına geçtiğini söylüyorsa da; bu varsayıma bütünüyle katılmanın mümkün görünmediğini ileri sürmektedir. Gerekçe olarak da bu efsanenin İslamdan önce Türk kavimleri arasında -aynı isimle olmasa bile- yaygın olarak bulunmasını göstermektedir.[2] Türk kavimleri arasında Tuğrul, Toğrul, Alp Kara Kuş vb. isimlerle anılan ya da bilinen efsanevî kuşun müslüman İran edebiyatında ve kültüründe isminin "Simurg" olma ihtimali çok yüksektir. Zira Başkurt folklorunda "Semrük", iki başlı bir kuş olarak tasvir edilir. Bir başı kişi başı gibi olup kişi dilince konuşur. Çarın arması olan iki başlı kartal, sözkonusu "Semrük" kuşunun resmidir. "Mengü" yani "Bengü" suyu, ölümsüzlük suyunu içmiştir ve ona ölüm yoktur. Kaf dağının tepesinde yaşar. 0, göllerdeki ejderhaları kapıp Kaf dağının zirvelerine atacak kadar güçlüdür.
Aynı şekilde islam kültüründen olabildiğince az etkilenmiş olan müslüman Kırgızların "Er Töştük" destanında, bir epizod olarak Alp Kara Kuş masalı vardır. Radloff tarafından tesbit edilen bu destanın 1775.mısraından 1945.mısraına kadar olan kısmında, -esasen kaynakların tanımladığı Simurg'tan başka bir şey olmayan- Alp Kara Kuş'tan sözedilir. Efsaneye göre Er Töştük, bir seferinden yurduna dönerken Kaf dağına gelir. Tepesi göklere ulaşmış bir büyük çınar ağacının üzerinde Alp Kara Kuş'un yuvasını görür. Yuvada iki yavru ağlamaktadır. Çünkü bir ejderha bu yavruları yemek için ağaca tırmanmaktadır. Er Töştük ejderi öldürür, parçalar ve onu yavrulara yedirir. Alp Kara Kuş'un düşmanı olup, her yıl onun yavrularını yiyen ve neslini yok etmeye çalışan bu yaratığı ortadan kaldırdıktan bir süre sonra Alp Kara Kuş fırtınalar ve kasırgalar kopararak gürültülü bir şekilde yuvasına gelir. Olan biteni gördükten sonra Er Töştük'e iyiliklerde bulunur. (Radloff, Proben, V, metin s.578-585) Kuşkusuz burada üzerinde durulması gereken husus; Alp Kara Kuş ile Ejder düşmanlığı ve uçarken kuşun fırtına ve kasırgalar koparmasıdır. Müslüman olmayan şamanist Türklerin destanlarında yer alan Kaan Kerede, Kaan Kere veya Ulu Kara Kuş efsanelerinde de aynı unsurları görmek mümkündür. Örneğin Şamanist Altay Türklerinin "Kögütey" destanındaki Kaan Kerede masalı, Kırgız folklorundaki Alp Kara Kuş masalının en yakın varyantı olarak dikkati çekmektedir.
Abdülkadir İnan, konuyla ilgili olarak 3128 mısradan oluşan ve içinde yoğun mitolojik unsurlar barındıran Altaylıların Kögütey destanını, bu yönüyle Kırgızların Er Töştük destanı ile yakın tutar. Ve Er Töştük destanının, esasen tarihin eski bir devrinde büyük "Manas" destanının ancak bir epizodunu oluşturmuşken, sonraları ondan ayrılarak bir destan veya Kazaklarda olduğu gibi bir masal haline geldiğini ileri sürer.
"Kögütey Destanı" Altay Türklerinden M.Yutkanoğlu tarafından tesbit edilmiş ve bir başka Altaylı Tokmaşov tarafından Rusçaya çevrilerek 1953 yılında "Academia" nın Folklor serisinde yayınlanmıştır. Kögütey adı, Manas destanında da bir yoğ töreni vesilesiyle geçer.
Kögütey'deki masalda Simurg veya Alp Kara Kuş yerine Kaan Kerede vardır. Burada, müslüman Türklerin folkloruna "Simurg" adı nasıl İran'dan geçmişse, Şamanist Türklerin folkloruna da "Kerede" adı Hind mitolojisinden geçmiştir, denilebilir. Kerede, en eski Hind mitolojisindeki tanrı Vişnu'nun biniti olan mitolojik kuş Garuda'nın bu Türk kavimlerindeki karşılığı olmalıdır. Kögütey destanındaki Kaan Kerede efsanesi, yukarıda sözünü ettiğimiz Kırgız masalına çok benzer. Destanın kahramanı Kara Atlı Kuzgun Kara Batır'dır. Kaan Kerede bu kahramanın kayınbabası Kara Atlı Han'ın at sürüsünden alacalı taylarını çalıp götürmüştür. Kara Atlı Kuzgun Kara Batır bu tayları geri almak için Kaan Kerede ile savaşmaya gider. Ay gider, yıl gider, nihayet Altay dağlarının en yüksek noktasına çıkar. Burası gökle yerin birleştiği yerdir. İşte tam burada, olabildiğince kalın, gümüş bir kavak ağacının tepesinde Kaan Kerede'nin yuvasını ve iki yavrusunu görür. Yavrulardan biri; "Beni bugün yedi başlı ejder yiyecek" diyerek hıçkıra hıçkıra ağlarken, ikinci yavru; "Ben yarına kadar daha bir gün yaşayacağım" deyip güler. Kaan Kerede ile savaşmaya gelen Kuzgun Kara Batır bunların haline acır. Yavruyu yemek üzere denizden çıkan yedi başlı ejderi öldürür. Yavrular, analarının bir kötülük etmesinden korkarak Kuzgun Kara Batır'ı tıpkı Kırgız masalında olduğu gibi saklarlar. Bir müddet sonra fırtınalar kopararak Kaan Kerede gelir. Yavrularını sağ ve sağlam bulan ana çok sevinir. Yavrular olanları anlatınca Kuzgun Kara Batır ile Kaan Kerede dost olurlar. Aldığı tayları da Kuzgun Kara Batır'a geri verir. Yolda düşmanları tarafından öldürülünce de Kaan Kerede onu "Mengü Su" yani "Ölümsüzlük Suyu" ile tekrar diriltir.
Sagayların "Altın Pırkan" destanının kahramanı da Kaan Kerede ile savaşır. (W.Radloff, Proben, II, Metin s.98,122) Kaçların "Kır Atlıg Kartıga Mergen" destanında Kaan Kere ise bu kahramana hizmet eder. Yakut destanlarında Kaan Kerede, Yakut dilinin fonetiği gereğince "Harday" şeklini almıştır. Sergey Yastremski tarafından tesbit edilen "Kara Atlı Kulun Kulustur" masalında "Harday" şeytani bir kuş olarak geçer.
Hind kültüründeki "Garuda" efsanesinde de yukarıda sözü edilen "ejder" ve "âb-ı hayat"ın yani "Ölümsüzlük Suyu"nun bir motif olarak önemli yeri vardır. Gerek İran kültüründe ortaya çıkan "Simurg" ve "Anka"nın, gerek Kırgızlarda görülen Alp Kara Kuş'un ve gerekse Altayların Kerede'sinin en eski kaynağını Hind mitolojisinin mitolojik varlığı "Garuda"ya kadar götürmek mümkündür. Garuda, bir kartalın gagası, pençeleri ve başına sahiptir. Gövdesi, kol ve bacakları insan görünümündedir. Annesi Vinata, babası ise Kasyapa'dır. Hayat ağacının dallarındaki bir yuvada bulunan bir yumurtadan doğduğu söylenir. Aynı şekilde İran mitolojisinde gaokerena ağacının tepesinde yaşayan Saena kuşu da sonradan Senmurw veya Simurg, sireng olarak anılmıştır.[3] Zamanla İran etkisiyle Türk mitolojisinde de yer alan bu kuş, islamiyetten sonra özellikle tasavvufla ilgili mitsel özelliklerin sezildiği hikayelerde karşımıza çıkar. Öte yandan devlet kuşu olarak kabul edilen Hüma'nın Yakut Türklerinde Umay veya Imı şekliyle talih kuşu olarak geçtiği görülür. Aslında Anka, Zümrüdüanka veya Simurg için söylenenler bu kuş için de söylenir.[4] "Aynı şekilde KökTürkler, Hüma kuşunun gökyüzünde yaşadığına, dilediği her yere ulaştığına, cesaretin, gücün, kudretin, egemenliğin, bahtın, devletin bolluğun, bereketin, güvenin, mutluluğun ve huzurun sembolü olduğuna inandıkları için onu "ongun" olarak kullanmışlar; Köl Tigin'e ait heykel başında da bu onguna yer vermişlerdir. Hüma kuşunun sonraki dönemlerde boyların, hanların, katunların ongunu olarak kullanılmasının, Özbekistan Cumhuriyeti'nin devlet armasında yer alsanının temelinde de aynı inanış yatmaktadır."[5]
Hüma, Oğuz boylarından Çepniler ile Oğuz Hakanının hanımına da ongun olmuştur. Orta Asya Türkleri arasında iyi cins av kuşlarına da "Kumay" denmiştir. [6]
Prof.Dr.Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi adlı eserinde konuya dair şunları söylüyor : "Önasya mitolojisinde başlıca iki önemli efsanevi kuş vardır. Bunlardan birincisi Arapların "Anka" dedikleri kuştur ki, biz Türkler bu kuşun Farsça ve Arapça adlarını birleştirerek Zümrüd-ü-Anka deriz. Aynı kuşa İran mitolojisi ise Simurg veya Sireng adını verirdi. Yine bu kuşun Kaf veya Elburz dağlarında yaşadığı söylenirdi. Bu kuşun tüyünü ele geçirenlerin en büyük sırra ve ölümsüzlüğe erecekleri iddia ediliyor ve efsanelerde böyle yazılıyordu. Bu kuşun Kaf dağında bulunduğunu daha ziyade İslami gelenek içerisinde Arap mitolojisi söylüyordu. İranlıların kutsal dağı ise Elburz dağı idi. Bu sebeple de onlar Simurg kuşunun Elburz dağlarında bulunduğuna inanıyorlardı. Öyle anlaşılıyor ki Türk mitolojisi, Ortaçağdaki İran mitolojisinden değil de, daha eski İran mitolojisinden tesirlerini almıştı. Bilindiği üzere İran mitolojisinin en eski kaynaklarından biri de Zend-Avesta'dır. Herşeyin üstünde bulunan bir ağaç ve bu ağacın üzerinde de bir kuş vardı.Yine aynı kaynağın bazı bölümlerine göre bu efsanevi kuş, Vouru -Kaşa, yani Hazar denizinin ortasında otururdu.
Bazı araştırmacılara göre Humay veya Türkçe Hüma kuşu ise daha başka bir yaratık olup, Peygamberin hadislerinde ve islami edebiyatta da geçen bu kuş, bir cennet kuşudur. Zümrüdüanka ve Hüma kuşu birbirine karıştırılmıştır."[7]
Kuşkusuz bu türden mitolojik kuşların varlığı, islam öncesi ve sonrasıyla sadece Hind, İran ve Türk kültürüne özgü bir olgu değildir. Bu efsanevî yaratıklar çeşitli mitolojilerde karşımıza çıkarlar. Örneğin Mezopotamya kültür ve sanatında farklı türlerde birçok kuş, ilahların birer simgesi olarak çıkar karşımıza.. Sümerlere kadar verilen sanat eserlerinde sıkça tasvir edilen aslan kafalı bir kuş, İmdugud veya Anzu'yu simgeler. Bu kuş, Ninurta veya Ningirsu ile de ilişkilendirilmiştir.[8] Esasen bu fantastik hayvanların farklı kültürlerde yer almakla birlikte özde birbirinden türemiş oldukları söylenebilir. Örneğin Phoenix esas itibariyle Mısır mitolojisinde görülür. Üzerinde durduğumuz Simurg daha çok İran mitolojisinde görülürken bunun Arap-İslam kültüründeki yansıması Anka ve Zümrüdüanka'dır. Bilindiği gibi Garuda ise Hind mitolojisinde yer alır. Bütün mitolojilerde yer alan Grifon ve gerçek hayvanlar olan Akbaba ve başka bazı hayvanlar, diğer yırtıcı kuşlar bile zaman zaman bu gruba girerler. Grifonlar göğü, tan ağarışını, ilim, irfan, kuvvet gibi kavramları simgelerler.Türk sanatında özellikle kartal başlı Grifonlar yaygın olarak görülür.
Sonuç olarak diyebiliriz ki hemen bütün Önasya kültürlerinde ve mitolojilerinde Simurg olarak isimlendirilen efsanevi kuş, Türk mitolojisi içerisinde de önemli bir yere sahiptir. Tıpkı kendileri gibi bu efsanevi kuşlar hakkında ortaya atılan söylenceler de ayrışmaz bir biçimde birbirine karışmış bulunmaktadır. Ama şurası da bir gerçektir ki bütün bu anlatımlarda esas itibariyle değişen sadece ve sadece isimlerdir.
* AtaTürk Üniversitesi, KKEF, Türkçe Eğitimi Bölümü, Erzurum.
[1] Sargon Erdem; TDV.İslam Ans. Anka Madd. C.1, s.199-200.
[2] Prof.Dr.Abdülkadir İnan; Türk Folklorunda Simurg ve Garuda. Türk Dili Dergisi. C. II, Sayı: 19, s.413-415. (Not: Tebliğ metninde bu yazıdan en geniş anlamda yararlanılmıştır.)
[3] Turan Karataş; Ansiklopedik Edebiyat Terimleri Sözlüğü. Yedigece Kitapları. İstanbul 2001, s.33
[4] Yaşar Çoruhlu; Türk Mitolojisinin ABC'si. Kabalcı Yay. İstanbul 1999, s.67,138.
[5] Yrd.Doç.Dr. Cengiz Alyılmaz; Özbekistan Cumhuriyetinin Devlet Armasındaki Hüma Kuşu Tasviri. Orkun. Türkçü Dergi.23.sayı, İstanbul 200, s.12-15.
[6] Cemal Kurnaz; TDV.İslam Ans. Hüma Madd. C.18, s.478.
[7] Bahaeddin Ögel; Türk Mitolojisi. Türk Tarih Kurumu Basımevi. Ankara 1993. C.ı, s.108,109.
[8]Jeremy Black-Anthony Green; Mezopotamya Mitolojisi Sözlüğü. "Tanrılar, İfritler, Semboller". Aram Yay. İst. 2003, s.136
MEVLÂNA-TÜRKMEN GERİLİMİ VE YUNUS EMRE
Bundan bir müddet önce târihçi Mikail Bayram 'Sosyal ve siyasal boyutlarıyla Ahi Evren-Mevlana mücadelesi' adlı kitabıyla büyük tepki toplamıştı. Onun iddiasına göre Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî bizzât Türkmen şeyhi Ahi Evren’in katledilmesinde rol oynamış ve Moğolların safını tutarak ahiliğin nüfuzunu yitirmesini sağlamıştı. Bir Türkmen düşmânı ve hâin gibi görülen Mevlâna’na ya dâir benzerî iddiâlar aslında yeni bir mesele de değildir. Fazla tanınmıyor olmasından dolayı ciddîye alınmayan Mikail Bayram’ın tezi paralelinde çıkarımlar yapmış meşhur târihçilerimiz de mevcuttur.
Örneğin Osmanlı târih yazımının yaşayan en önemli ismi Halil İnalcık ‘Devlet-i Aliyye’ isimli kitabının ilk cildinde 'Moğollarla işbirliği yapan ve Fars kültürüne tutkun Selçuklu seçkin sınıfına hitâb eden Celâleddîn Rûmî ile halk adamı Ahi Evren arasında düşmanlık vardı. (...) Tokat, Sivas Kayseri gibi büyük şehirlerde Moğollara karşı çıkan esnafı (...) katlettiler. Ahilere âit zâviyeler Mevlevîlere verildi.' Bu eserden daha önceyse Fuat Köprülü ‘Anadolu’da islâmiyet’ başlıklı eserinde ‘Mevlevîler daha Celâleddîn-i Rûmî’den başlayarak Türkmen babalarına fenâ bir gözle bakmışlar, onları kendilerine rakîp görmüşler ve Moğol istilâsını müteakip onlara aleyhtâr bir vaziyette bulunmak için bir aralık Karamanlılara karşı bile Moğolların hâkimiyetini tercih etmişlerdir’ demektedir.
Mevlevî-Türkmen geriliminin kökeninde Selçuklu hükümdârı Rükneddîn’in avâm takımından bir Babaî Türkmen şeyhini sıkça ziyâret etmesi ve şeyhin ona ‘evlâdım’ diye hitap etmesinin yattığı nakledilmiştir. Bunun üzerine durumu kıskanan Mevlâna’nın ‘Biz de kendimize yeni bir evlât buluruz’ dediği rivâyet olunur. Bu yeni evlâdın Osman Gâzî olduğu yakıştırması ise Osmanoğullarının kendilerini meşrûlaştırma çabası gibi görülmektedir. Selçuklu sarayında nüfuz kaybeden Mevlâna ve mevlevîlerin Türkmen şeyh ve babalarına düşmanlığı buradan kaynaklanmıştır.
Mevlâna ve mevlevîlerin Selçuklular ve Türkmenlere karşı Moğol tarafını tutmuş olmaları aslında şaşılacak bir durum değildir. Nitekim Anadolu’yu ilhâk eden Moğollar (İlhanlılar) Farslaşmış Moğollardı. Fârisî kökenli olan ve eserlerinde Fars kültür ve edebiyâtını, düşünce ve felsefesini dile getiren Mevlâna gelenler hakkında ‘bizdendir’ demesine şaşmamak gerekir. Nitekim Moğollar sonrası ahiler ortadan kaybolmuş, mevlevîlerse güçlenerek çıkmıştır. 1243 yılında Kayseri’nin Moğollar tarafından işgâl edilmesi, ki bu savaşta ahilere bağlı Bacıyân-ı Rûm (Rûm/Anadolu Bacıları) teşkilâtının da katıldığı nakledilmiştir, ve daha sonra 1261 yılında Kırşehir’in düşmesiyle birlikte ahîlerin en önemli iki merkezi talân edilmiş oluyordu. Mevlâna’nın Kırşehir’de Türkmenleri katleden ve müslüman dahi olmayan Baycu Noyan hakkında ‘O Allâh’ın evliyâlarından birisidir’ demesi dikkate değerdir.
Esâsen Mevlâna’nın salt Türkmen düşmanlığından ziyâde Türkmen tarîkatlarına karşı olduğu ve onları düşmân gördüğünü düşünmek mantıklıdır. Nitekim bir şehir tarîkatı ve yüksek kültür ürünü olan mevlevîliğin şehirlerdeki en önemli Türkmen rakîpleri ahilerdi. Konya ve Kayseri gibi iki önemli Selçuku merkezinde filizlenen bu iki yapılanmanın birçok alanda birbirleriyle mücâdele içerisinde olduğunu düşünmek doğru bir çıkarımdır. Mevlâna’nın yazdığı az sayıdaki Türkçe şiirler, kimilerince onun Türklüğüne yorulmuştur, Türkmen kitlelere ulaşmak ve nüfûzunu arttırmak amacıyla yazılmıştır. Nitekim kaba bir çıkarımla Türkmenler şehirlerde ahi, yarıgöçebe yaşam tarzında ve kırda bektaşî, daha sonraları (sünnîler) köy ve kırlarda ise nakşibendî oluyorlar fakât mevlevîliğe zannedildiği kadar rağbet etmiyorlardı.
Mevlâna’nın Türklüğüne dâir öne sürülen şiiri esâsen farklı bir anlamdadır. Bilhâssa Mevlâna ve Türk devlet felsefesi üzerine eser yazmış Aydın Taneri’nin savunduğu tez sakattır. Bahse konu şiir şu şekildedir:
‘Yabancı bellemeyin beni, ben de bu ildenim,
Sizin vatanınızda kendi yurdumu aramaktayım,
Her ne kadar düşman gibi görünsem de, düşman değilim,
Her ne kadar Farsça söylesem de, aslım Türktür benim.’
Bu şiire yönelik iki çarpıtma vardır. Birincisi şiirin devâmında Mevlâna Hintçe’de de yazdığını da söylüyor oysa böyle bir durum mevzûbahis değildir. Şiirde açık bir şekilde mecâz vardır. Nitekim Fars edebiyâtında Türk kelîmesi ‘güzellik, beyâzlık’ anlamına gelmektedir burada ise ‘aydınlık’ anlamındadır. Buna ilâveten de Hint kelîmesî veyâ Hintlik Fars edebiyâtında ‘kötülük, kara(n)lık’ anlamına gelir. Yâni bu şiirde aslında Mevlâna açıkça ‘düşmân gibi göründüğünü’ kabul etmekte birlikte, aslında ‘aslım Türktür’ diyerek içinin ve rûh dünyasının aydınlık, ferâh olduğunu anlatmaktadır. İşte ikinci çarpıtma burada devreye girmektedir. Bu şiiri Mevlâna’nın etnik kökeni bağlamında değil, Mevlâna-Türkmen mücâdelesi bağlamında değerlendirmek gerekiyor. Bu şekilde okunduğunda Mevlâna’nın Türkçe olarak neden ‘Her ne kadar düşman gibi görünsem de, düşman değilim’ dediği açıklığa kavuşmaktadır.
Mevlevîlere ve Moğollara karşı mağlûp olan şehirli Türkmenler Mevlâna’dan menkîbeler yoluyla karşı taâruza başlamışlardır. Kıymetinin çok erken bir zamânda keşfedildiği anlaşılan Türkmen dervişi Yunus Emre, Mevlâna ile hiç görüşmemiş olmasına rağmen, bilhassa bektaşî gelenek ve menkîbelerinde Mevlâna ile karşılaştırılmış ve ondan üstün tutulmuştur. Mevlâna’nın ağzından ‘merâtib-i mâneviyeden (manevî mertebelerden) herhangisine terakki eyledim (çıktım/ulaştım) ise şu Türkmen kocası Yunus önüme çıktı’ sözünü ihtivâ eden kayıt bunun örneğidir. Bir diğer örnekse ikiliyi karşılaştırıp Yunus Emre’nin Mevlâna’ya Mesnevî’si hakkında ‘Ne kadar uzun yazmışsınız. Çok emek ve gayret sarfetmişsiniz. Bize kalsaydı aynen şunu söylerdik: ‘Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm’ dedirtmektedir. Doğum ve ölüm târihleri (Mevlâna 1207-1273, Yunus Emre 1240-1321) açısından rivâyetlerin mümkün olma ihtimâline karşın târihte gerçekten böyle bir buluşmanın varlığı şüpheli ve hattâ uydurmadır. O hâlde bu menkîbeler neden vardır?
Yunus Emre’yi Fârisî Mevlâna’dan üstün çıkaran bu Türkmen anlatıları büyük olasılıkla mevlevîlerden edebî, nüktedân ve felsefî bir intikâm alma duygusuyla peydâh edilmiştir. Moğol döneminde güçleri ellerinden alınmış Türkmen babaları bunun acısını mevlevîlerden bir şekilde çıkarmak istemişlerdir. Kılıcı elinden alınan birçok toplumda kaleme sarılma, kalemle intikâm alma temâyülü ortaya çıkar. Fârisi Firdevsî’nin Şehnâme’si bu duygularla yazılmıştır. Yine Türkmenler arasındaki, târihi gerçekliği olmayan fakât yaygın olarak bilinen, Nasreddîn Hoca-Timur fıkraları bu minvâldedir. Timur ve ordusuna güç getiremeyen Anadolu Türkmenleri Timur’a olan kızgınlığını Mikail Bayram’ın Ahi Evren olduğunu iddiâ ettiği Nasreddîn Hoca aracılığıyla nüktedân bir şekilde ortaya koymuştur. Türkmenler arasındaki Mevlâna-Yunus Emre anlatıları da bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Derviş Yunus Türkmen ahâlinin onlara karşı düşmanlık etmiş Mevlâna’ya karşı diktiği en büyük mutasavvıftır.
FİRDEVSÎ'NİN ŞEHNÂME'SİNDE TÜRKLER 2
İ
Bu çalışmada Türkler ve Firdevsî’nin Şehnâme’sindeki ilişki daha detaylı araştırılacaktır. Bu bağlamda Şehnâme’nin Türkler üzerindeki etkisinden ziyâde eserin kendisinin Türklere olan tutumu analiz edilecektir. Çalışmanın araştırma sorusu ise şu şekildedir: ‘Neden Firdevsî 11. yüzyılda yazdığı Şehnâme eserinde Türklere belirli bir rol vermiştir?’ Bu sorunun çevâbı Firdevsî’nin Şehnâme’sinde hangi amaçla Türklere belirli bir rol verdiğini netleştirmekle kalmayıp bu tutumun (târihî) bilimsel açıdan doğru olup olmadığını da açığa kavuşturmak hedefindedir.
İlk bölümde Firdevsî’nin Şehnâme gibi büyük bir eser yazmasında onun sosyal, ekonomik ve kültürel kökeni ve çevresinin etkili olup olmadığı, olduysa ne kadar olduğu araştırılacaktır. Firdevsî’nin Şehnâme’yi yazma amacı ve eserin içerisindeki temalar irdelencektir. Nitekim Firdevsî’nin eserini yazma amacı ve eser içerisindeki temalar Firdevsî’nin eserinde Türklere biçtiği rol hakkında ipuçları verebilir.
İkinci bölümde Firdevsî’nin hangi sebeplerden dolayı Türkleri Turânlılarla özdeşleştirdiği araştırılacaktır. Türklerin bahse konu Turânlıların soyundan gelip gelmedikleri sorusu bu bölümdeki anameseledir. Bu bağlamda çeşitli teoriler irdelenecektir. Firdevsî’nin Türkleri Turânlılarla özdeşleştirme sebebi, bunun mantıklı ve târihî açıdan doğru olup olmadığı, onun Türklere belirli bir rol verme gerekçesinde mühîm bir yer tutmaktadır.
Üçüncü bölümde Türklerin Şehnâme’de işleniş şekilleri ortaya konacaktır. Türklerin Şehnâme’de belirli bir şekilde işlenmesi ve bunun sebepleri bu bölümün anakonusu olacaktır. Nitekim Türklerin belirli şekilde Firdevsî tarafından işlenişi, onun yazdığı şâheserinde Türklere neden belirli bir rol verdiği konusunda bizlere ipuçları verebilir.
Dördüncü bölümde Firdevsî ve İran’a hâkim olmayı başarmış Türk soylu Gaznelilerin ilişkisi üzerine durulacaktır. Bilindiği gibi Firdevsî hayâtının önemli bir kısmında Gazneli hükmü altında yaşamıştır. Onun Gazneliler ve bilhâssa Gazneli Mahmut ile olan ilişkisi onun Şehnâme’de Türklere verdiği belirli rol üzerinde etki etmiş olabilir. Bu çalışmanın araştırma sorusu için Gazneliler ve Firdevsî’nin arasındaki bağ ile onun eserinde Türklere biçtiği rol arasında bir ilişki olup olmadığı detayı sorunun cevâbı açısından önemlidir. Araştırma sorusunun cevâbının daha doğru ve daha nüanslı olması açısından bu mesele araştırılmaktadır.
Çalışmanın sonunda özet mâhiyeti de olan bir sonuç ile nihâyete erdirileceğini söylemek gerekir. Sonuç bölümünde Firdevsî’nin Şehnâme eserinde Türklere neden belirli bir rol verdiği açıklığa kavuşacaktır.
1. Firdevsî ve Onun Şehnâme’si
Bu bölümde kısaca Firdevsî’nin hayatı araştırılacak ve onun Şehnâme’si genel içerik (işlenmiş temalar) açısıdan analiz edilecektir. Bundaki amaç ise yazarın Şehnâme’yi yazma motif ve amaçlarının bulunmasıdır. Nitekim Firdevsî’nin Şehnâme eserini yazma sebepleri onun Türklere belirli bir rol vermesinde etken olmuş olabilir.
Firdevsî’nin nerede ne zaman doğduğu husûsu tartışmalıdır. Kendisi büyük olasılıkla 3 ocak 940 yılında doğmuştur. (Shahbazi 30) Horasan bölgesinde bulunan Tûs şehrinin yakınlarında doğduğu bilinmektedir. Kendisinin gerçek ismi konusunda da farklı görüşler mevcûttur. İsim ve künyelerinden en doğrusunun ‘el-Emîr el-Hakîm Ebû’l Kâsim bin el-Firdevsî el-Tûsî’ öldüğünü söylenebilir. (Khalegi-Motlagh) Müsteâr ismi olan Firdevsî’nin kökeninde ne olduğun konusunda da ihtilâflar vardır. Muhtemelen müsteâr ismi Cennet’teki firdevs bahçelerine bir atıftır. Böyle kabûl edecek olursak bu müsteâr ismin doğrudan tercümesi ‘firdevs’ten’ veyâ ‘Cennet’ten’ manâsına gelmektedir.’ (Zutphen 442)
Firdevsî iyi bir eğitim almıştır. Şiîdir ve âilesi Tûs’ta yaşayan dehkân, toprak ve mülk sâhibi olan soylu İranlı âileler, zümresindendi. O dönem dehkân’ın geleneklerin, âdetlerin ve kültürün koruyuculuğunu yaptığı ve bunlara sâhip çıktıkları bilinmektedir. Elbette bunlara İran destânlarını da ilâve edebiliriz. (Shahbazi 20-21) Firdevsî’nin islâm öncesi kadîm İran destânlarını çok erken yaşlarda işitmiş olması büyük bir olasılıktır. Firdevsî’nin bu hikâyelerden etkilenerek Samanî başkenti Buhâra’ya gidip Dakiki adlı Fârisî şâirin yarım kalmış Şehnâme’sini tamamlamak emelinde olduğu biliniyor. Her ne kadar orjinal çalışmayı elden geçirememiş olsa da eserin bir kopyası üzerinden Tûs şehrinde kendi eserine başladığı kesindir. (Khalegi-Motlagh) Arapların İran coğrafyasını fethinin ardından (7. yüzyıl) Farsça’nın nüfûzunun Arapça tarafından tamâmen bir kenara itildiği söylenemez. Samanîler zamanında (819-999) yöneticilerin özgür tutumu ve kültürel alanı teşvîkleriyle Fars dili ve kültürü tekrar bir doğuş içerisine girmiştir. (Zutphen 438)
Firdevsî Şehnâme eserini İranî soylu Samanîler İran’a hakim iken yazmaya başlamıştır. Fakat kısa bir süre sonra doğum yeri olan bölge Gazneliler diye anılan Türk soylu kölemenler tarafından hâkimiyet altına alındı. Eser bittikten sonra bilhâssa vatansever Fârisîler arasında hızla bilinir oldu. Eserin en eskisi 1217 yılına, yâni yazar öldükten iki asır sonrasına, âit olmak üzere birçok kopyası bulunmuştur. (Robinson 5)
975 veyâ 977 yılından îtibâren, ki bu yıllar Firdevsî’nin Şehnâme’ye muhtemelen başladığı yıllardır, Firdevsî hakkında daha fazla bilgi elde edebiliyoruz. Yaşı, hayâtı ve âilesi hakkında bâzen bilgi verdiği Şehnâme eseri ile birlikte 12. asırda yaşamış Nizâmî Arûzî’nin ‘Çahar makâle’ (Dört makâle) eseri Firdevsî’nin hayâti hakkında çeşitli mâlumatlar vermektedir. Firdevsî’nin Şehnâme’ye başlamadan önce de şiir denemeleri yaptığı muhtemel olsa da bunların hiçbiri günümüze kadar ulaşmış değildir. (Khalegi-Motlagh)
Bir Ortadoğu edebiyât klasiği olan ve Hz. Yusuf ile Eski Mısırlı soylu bir hanım arasındaki aşk ilişkisini anlatan ‘Yusuf ve Züleyhâ’ hikâyesinin ona âit olduğu iddiâ edilmiştir. Yapılan araştırmalar netîcesinde bunun doğru olamayacağı ispatlanmıştır. (Shahbazi 18) Bunun dışında da Firdevsî’nin Şehnâme hâricindeki bir serine dâir herhangi bir bilgi yoktur. Muhtemelen Firdevsî hayâtını Şehnâme eserine adamıştır diyebiliriz.
Şehnâme’yi yazmak için Firdevsî’nin eserde geçen hikâye ve destânların eski Pehlevîce (Orta Farsça) kaynaklar ve Arapça tercümelerinden istifâde ettiği muhtemeldir. Bundan çıkarılacak sonuç ise Şehnâme’de anlatılanların ve onun kahramânlarının kaynağının kadîm Pers destânları olduğudur. (Levy xv-xvi) Firdevsî’de Şehnâme’sinde bâzen bir dehkânı bâzen bir mobed’i (zerdüst din adamı) kaynak göstermesinden dolayı bu durumu teyît etmektedir. (Zutphen 442) Bunun dışında Firdevsî’nin muhtemel anakaynağı 6000 yıllık bir Pers târihini anlatan ve Sasanîler döneminde derlenmiş olan Hudâynâme’dir. (Shahbâzi 67)
Şehnâme bilginin övülmesi ile başlar ve o dönemin târih yazımında âdet olduğu üzere dünyâ’nın insanın yaratılışı ile devâm eder. (Levy 1-4) Bu girişin ardından gerek Arapları gerekse Türkleri Fârisîlerin düşmanı olarak kimlikleştiren iki destân nakledilmiştir. Arap diyârının kralı olarak soylu Pers sülâleleri tarafından İran’a hükmetmesi için dâvet edilen Zehhâk hikâyesi buna örnektir. Hikâyeye göre Pers kralı Cemşîd’i öldüren, şeytân ve kötülüğün etkisi altına girmiş bu tirana karşı gelen demirci Kâve’nin isyânı meselesi dolaylı olarak İran’daki Arap-islâm hâkimiyetine oldukça olumsuz bir tavır takınır. (Levy 11-16) Kâve sonrasında Perslerin atababası da olan Fereydûn’u (Feridûn) bulur. Feridûn Zehhâk’ın hükmünü yıkacağı bilinen ve beklenen kişidir. Feridûn Zehhâk’ı mağlup etmeye muvaffâk olur. Feridûn bundan sonra Cemşîd’in iki kızkardeşi ile evlenir ve bu evliliklerden üç oğlu olur. Oğullarından Salm Bizans ve devletin diğer batı topraklarının sâhibi olur. Oğullarından Tur’a Çin ve Turân’ı (Türkistân/Orta Asya) topraklarını verir. En küçük oğlu İraj ise Arap ve İran topraklarının hükümdârı olur. Salm ve Tur’un İraj’ın topraklarında gözü olması nedeniyle üç kardeş savaşa tutuşur. (Zutphen 9-12)
Firdevsî Şehnâme’nin devâmında bu savaşlardan özellikle İran ve Turân mücâdelesi üzerinde durur ve bunu yaparken Turânlıları Türklerle özdeşleştirir. 7. yüzyılın başlarından beri İran’da Sır Deryâ (Jaxartes, Seyhun) ve Amu Deryâ (Oxus, Ceyhun) çevresine Turân denir. Bu terim yine o yıllardan îtibâren göçebe Türkleri ve daha doğu’daki Çinlileri belirten bir coğrâfî ve etnik içerik de kazanır. O dönem bölgede İranî boyların yaşadığı biliniyor olsa da bölgeye Türklerin yurdu olarak bahsedilmeye başlanmıştır. (Bosworth, Central Asia) Bu temâyüle Firdevsî de uymuş gibi görünmektedir.
Şehnâme’deki önemli anlatılardan biri de Büyük İskender’in doğu’ya olan seferleridir. Milâttan önce 4. asırda İran kralı Dârâ (Darius) Büyük İskender tarafından mağlûp edilir. Bunun hâricinde Sasanîler öncesi İran hânedânlarına dâir bir bilgi oldukça azdır. (Zutphen 451) Benzerî bir tutumu Firdevsî’ye göre İran sınırlarının ulaştığı toprakları analiz ettiğimizde de görmekteyiz. Şehnâme’nin İran’ı Sasanî İmparatorluğu’nun sınırları ile örtüşmektedir ve günümüzdeki Irak’tan Amu Deryâ (Oxus) nehrine kadar uzanmaktadır. Bu nehir ayrıca Turân ile olan sınırdır. Şehnâme’nin destânsı bölümleri çoğu zaman bu bölgenin doğusunda gerçekleşir. (Zutphen 440)
Firdevsî’nin eserinde kadîm İran dîni olan zerdüstlüğün kutsal kitabı sayılan Avesta’dan öğeler vardır. Sonuç olarak Şehnâme’deki temel dînin zerdüştlük olduğunu söyleyebiliriz. Ateşin kutsanması ve ateş üzerinden anlatılan ritüellerin sıkça bahsedilmesi bunun delillerindendir. Zerdüştlükteki düalist fikir açısı ve ‘iyi’ ile kötü’nün mücâdelesi Şehnâme’de sürekli karşımıza çıkan bir temadır. (Zutphen 450) Firdevsî’nin zerdüştlük lehine olan tutumu onun dînî inancı hakkında çeşitli tartışmaların çıkmasına sebep olmuştur. Her ne kadar İranlı araştırmacılar onu Gazneli Mahmut’un tavizsiz sünnîlik politikasına karşı gelen bir şiî ölarak lanse etse de, Firdevsî’nin zerdüştlük veyâ o minvâlde bir inanışa mensûp olduğu iddiâları da vardır. (Shahbazi 49)
Firdevsî hakkında önceki teorileri kritize eden bir biyografi yazmış olan iranolog Şapur Şahbâzi’ye (Shapur Shahbazi) göre Şehnâme’nin yazarı Firdevsî zerdüşt değil bir şiî idi. Ona göre Firdevsî’nin zerdüşt gibi görülmesinin sebebi bahse konu yazarın kaynaklarına olan sadâkatinden kaynaklanmaktaydı. Bu kaynaklar kimi zaman Arap karşıtı, islam karşıtı, zerdüstlük yanlısı ve hattâ İran karşıtı bir tutumda olabiliyordu. Şehnâme’deki tüm bu öğelerin Firdevsî’nin şahsî görüşünü yansıttığını iletmek güçtür. Nitekim eserde Firdevsî’nin islâm hakkında doğrudan kendi görüşünü ileten alçaltıcı en ufak bir cümle yoktur. Buna ilâveten Firdevsî’nin çocuklarına islâmî (Arapça) isimler koyduğu da ortadadır. (57)
Araştırma sorusunun cevâbı için Firdevsî’nin büyükçe olan eserini yazmasındaki amaçlarını bilmek önemlidir. İhtimâldirki bu amaçlar yazarın Türklere biçtiği belirli rolde etken olmuştur. Firdevsî’nin bilinçli bir şekilde bir sözcüğün Farsça’sı dururken Arapça’sını kullanmadığı kesindir. (Robinson 7) Eserinde islâm öncesi kadîm İran övülmektedir. Eserin, anakronik bir değerlendirme sayılabilecek olsa da, oldukça milliyetçi bir tavrı olduğunu söylemek mümkündür. (Canfield 7) Fârisî bürokratlar ve Sasanî döneminde süvari birliklerini oluşturan dehkân zümresi İran’ın Arap ve Türk hâkimiyetine girmesinin ardından kaleme sarılmışlardır. (Axworty 90) Her ne kadar Arap ve Türklere hizmet etseler de dehkân zümresinde oturmuş bir birnevî kimlik bilinci vardı. Onlar, topraklarına girip hükmeden, onlara göre, işgalcilere karşı kalemle mücâdeleyi sürdürüyorlardı.
Firdevsî eserini yazma sebeplerininin bir kısmını Şehnâme’nin daha başında açıkça iletir. Ona göre kadîm Pers kral ve kahramânlarının hikâyelerinde, sözlerinde ve yaptıklarında, ki o bunları dehkândan duymuştur, tüm insanlık için bir fayda vardır. Meselâ bir ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiği Pers krallarına bakarak öğrenilebilir. Firdevsî’ye göre onların yaptıklarına bakılarak iyi ve kötü işlerin ayrımını yapmak mümkündür. (Shahbazi 37-38) Diğer taraftan eski İran destânlarından beslenen bu eseri islâm öncesi kadîm İran kültür ve inancının hâfızada tutulması ve tekrar geliştirilmesine hizmet ettiği söylenebilir. Peki Firdevsî’nin gerçek amacı neydi? Şahbâzi bu konuda yazarın İran milliyetçiliğini güçlendirmek ve ona ivme kazandırmak amacında olduğu görüşündedir. İsmini ölümsüzleştirmenin yanında Firdevsî’nin amacı islâma geçmiş İranlıların islâm öncesi kadîm mîrâsa yönelik eleştiri ve taarruzlarına yine İran târihinden kadîm hikâyelerle cevâp vermektir. Kısacası Firdevsî’nin amaçlarından biri islâm öncesi kadîm İran’ı ve kültürünü savunmaktır. 'İslâm öncesi dönem kötülüklerin işlendiği pagan ve câhiliye dönemi olarak görülmekteydi. Kimi İranlıların işgalci Arapların dilini kayde değer tek dil kabûl ettiği bir zamanda Firdevsî Farsça’nın güzelliğini ispâtlamak niyetindeydi. Onun amacı İran’ın rüyâlarını canlandırıp kendi fikirlerini de gerçekleştirmekti.' (118) Şahbazi Firdevsî’nin amaçlarını üstte belirtilenler husûslardan yola çıkarak şu şekilde sıralar:
1. Kadîm İran târihinin şiirsel bir tekrar anlatımı.
2. Kadîm İranlıların savunulması ve temize çıkarılması.
3. Unutulmaz ve olumsuz bir eser (hâtırat) ortaya koymak.
4. İran milliyetçiliğinin dirilişini sağlamak.
5. Kişisel şöhret ve prestij.
6. Târihten ders ve ibret aldırmak. (118-127)
Buna ek olarak Şahbâzi Şehnâme’nin karakter ve tutumunda etken olan meseleleri maddeler hâlinde sıralamıştır:
1. Ona göre İran târihi eserin anatemasıdır.
2. Bir özelliği ise kaynakların işlenişidir.
3. Kaynaklara gösterilen sâdıkâne bağlılık.
4. İslâmlaşmanın görmezden gelinmesi.
5. Şiir biçimlerinin etkisi. (127-135)
Firdevsî’nin Türklere verdiği belirli rolü Şahbazi’nin araştırmasında zikrettiği Firdevsî’nin Şehnâme’yi yazma amaçları çerçevesince araştırmak mantıklıdır. Unutmamak gerekirki Şehnâme’nin (edebî ve içerik açısından) karakteristiği de müellifinin Türklere biçtiği rolde etken olmuş olabilir. Şâyet mesele dâhilinde kişisel bir husûmet yoksa, ki buna dâir emâreler yoktur, Şehnâme’de Türklere verilmiş rolü Firdevsî’nin eserini yazma amacı bağlamında irdelemek gerekir.
2. Türkler ve Turânlılar
Bu bölümde Firdevsî’nin Şehnâme’sinde yaptığı gibi Türklerin Turânlılarla özdeşleştirilmesinin târihî ve bilimsel açıdan doğru olup olmadığı irdelenecektir. Bu meselenin araştırma sorusunun temelini incelediğini iletmek gerekir. Nitekim bu konunun aydınlığa kavuşması demek Firdevsî’nin Şehnâme’sinde Türklere belirli bir rol verirken bir ‘gizli ajanda’ veyâ bir art niyet olup olmadığına dâir bir fikir verecektir. Eğer Türkler târihî açıdan Turanlıların soyundansa Şehnâme’de Türklerin Turânlılar olarak nitelendirmesine farklı, şâyet böyle birşey sözkonusu değilse daha farklı bir bakışla araştırma sorusu analiz edilmelidir. Üçüncü bir ihtimâl de Firdevsî’nin yaşadığı dönemde Türklerin Turânlıların soyundan geldiğine dâir yaygın bir kanaatin hâkim olması durumudur.
Bu bölümün konusu iki farklı biçimde işlenecektir. Bir taraftan bilimsel açıdan hangi milletlerin veyâ boyların târihî açıdan Turân coğrafyasının halkı olarak nitelendirilebileceği araştırılacaktır. Muhtemel cevâp veyâ cevâplar belkide Türklerle ilişkilendirilebilir. Diğer taraftan Türk târihine bakılarak bunun Şehnâme’deki Turân ve daha kadîm Pers metinleriyle bir bağı olup olmadığı irdelenecektir. Bu iki araştırma yoluyla birlikte Şehnâme’nin Turânlıların Türklüğü meselesindeki bilimsellik düzeyi ortaya konmaya çalışılacaktır. Buradan çıkan sonuç elbette araştırma sorusunun cevâbının formüle edilmesinde değerlendirilmeye alınacaktır.
Şehnâme eserinin kadîm Pers destân ve metinlerinden esinlenerek yazıldığı muhakkak. Bu destânların geçtiği dönemlere dâir net bir sonuca ulaşmak zordur. Dönemin destânlarında olduğu gibi Şehnâme dünyâ’nın ve insanın yaratılışı ile başlar. Bu girişten sonra eser İran ve Turân arasındaki savaş hikâyelerine daha doğrusu çeşitli mitlerin anlatılmasına geçer. Bu mitolojik hikâyelerin târihi kesin olarak tespît edilemese de eser kronolojik açıdan incelendiğine bunun en azından milâttan önce 329 yılında vukû bulan Büyük İskender’in doğu’ya olan seferinden önce gerçekleşmiş olması gerekmektedir. Şehnâme’de Saka’lar (İskitler) hakkında da destânlar vardır. Burada ilginç olan konu bu topluluğun aslen Orta Asya’dan geldiğidir. (Zutphen 447-451) Coğrâfî konumu (Orta Asya ile Çin) ve Şehnâme eserinde ortaya çıkan Turân ülkesinin gücünü de hesâba kattığımızda milâttan önce 4. ve 5. yüzyılda (Büyük İskender öncesi) bölgeye hâkim tek bir devlet öne çıkar ki bu devlet İskit İmparatorluğu’dur. Her ne kadar Firdevsî Saka’ları yâni İskitleri Turânlılarla ilişkilendirmese de böyle bir çıkarım târihî açıdan mantıklı bir sonuçtur. (Malcolm 213n)
Her ne kadar İskitlerin kökeni ve dili hakkında fazla mâlumat olmasa da Batılı araştırmacılarının genel görüşü onların Hint-Avrupalı olduğu, dillerinin Hint-Avrupa dillerinden olduğu ve İskitlerin İranî bir topluluk olduğu yönündedir. Bu varsayımın temel dayanağı ise Grek târihçi Herodot’un (m.ö. 5. yüzyıl) ‘Istoria’ eserinde İskitlerin gelenekleri hakkında naklettiği bilgilerle birlikte İskitlerin konuştuğu dilden sözcükler olarak yazdığı 10 kadar kelîme’den ibârettir. Birçok araştırmacı için bu veriler İskitlerin Hint-Avrupalı olduğunu iddiâ etmek için yeterli bir bilgidir. (Huntingford 791-793)
Bu açılardan bakacak olursak Türklerin İskitlerle veyâ târihsel Turânlılarla hiçbir bağı yok gibi görünmektedir. Bunun sebebi elbette Türklerin Hint-Avrupalı olmaması ve İskitler zamânında muhtemelen daha Orta Asya’da yaygın olmamasından kaynaklanmaktadır. Yine de çıkan bu sonucun sağlıklı olmadığının altını çizmek gerekiyor. İskitler hakkında Herodotâ ilâveten Romalı târihçi Büyük (Yaşlı) Plinius (m.s. 1. yüzyıl) dikkate alınarak geliştirilmiş teoriler de mevcûttur. (Karatay. İran ve Turan 148-165)
Firdevsî Şehnâme’sini yazıp bitirdiğinde kölemen kökenli Gazneli Mahmût’a takdîm ettikten sonra eser Türkler arasında bilinir olmaya başlamıştır. Birçok Türk hânedân Orta Asya ve İran’daki hükümlerini meşrû kılmak (legalize etmek) için kendilerini gerek İran gerekse Turân kral ve kahramânları ile özdeşleştirmiştir. (Bosworth, The heritage 62) Bu bir kenara, Türklerin Şehnâme’ye nasıl baktığına dâir en ilginç anekdotu Kaşgarlı Mahmût’ta (11. yüzyıl) buluyoruz. Kaşgarlı yazdığı ‘Divân-i lugât-it Türk’ isimli eserinde efsânevî Türk hükümdâri Alp Er Tonga’nın Şehnâme’de geçen Afrâsiyâb olduğuna dâir bir bilgi verir. (149) Yine aynı eserinde Alp Er Tonga hakkında muhtemelen daha büyük bir eserin parçaları olan bir methiye ve sagu (ağıt) nakletmiştir. (41-42) Bunlara ilâveten kendisinin Türk saydığı Sakaların (İskitlerin) Büyük İskender’in doğu’ya seferini durdurdukları Şu (Saka) Destânı’nı da eserde okumak mümkündür. (412-416) Yine Afrâsiyâb ile ilintili olarak Kaşgarlı, günümüzde İran’da bulunan ‘Kazvîn’ şehrinin isminin Afrâsiyâb’ın kızı ‘Kaz’dan geldiği iddiâsina yer verir. Kaşgarlı aynı bölümde İran ve Turân sınırından bahseder ve sınırın kimilerince Kazvîn, kimilerince Kum veyâ Merv olduğundan bahseder. Müellifin aktardığına göre Afrâsiyâb’ın (yâni ona göre Türklerin) isminde dahi hâlen Türkî olan bâzı şehirleri Fârisîlerin şehirlere göç edip yerleşmeye başlamasıyla Fârisî şehirlere benzemeye başladığını yazar. (149-150) Elbette bu ve meselâ Yusuf Has Hâcib’in ‘Kutadgu bilig’ (11. yüzyıl) ve Ali Şir Nevâî’nin ‘Târıh-i mülûk-i Acem’ (15. yüzyıl) eserindeki ankedotlar anakronik yaklaşımların bir sonucu olabilir. (Yusuf Has Hâcib 31 ve Abdurrahman) Hattâ bunun olmaması daha küçük bir ihtimâldir. Bu bağlamda belkide Alp Er Tonga’dan bahsedip anakronik de olmayan tek kaynak Moğolistan’daki Orhun Kitâbeleri’ndedir (8. yüzyıl). Bu anıtlarda Türklerin Tonga Tiğin isimli birini anıp onun için yas tuttukları iletilmiştir. (Öğer 514) Burada Afrâsiyâb ile kurulabilecek bağ ikisinin de prens olmasıdır. Afrâsiyâb daha prens iken babası Feridûn’dan büyük bir toprak parçasının hükümdârı olmuştur.
Türklerle İskitler (Turânlılar) arasındaki bağ üzerine geliştirilmiş teoriler sâdece ikincil kaynaklar üzerinden gitmemektedir. Nitekim yine Herodot ve Büyük (Yaşlı) Plinius’un İskitler hakkında verdikleri bilgilerle Türklerle İskitlerin aralarındaki ilişki hakkında daha tutarlı ve ciddî bir teori geliştirilebilir.
Öncelikle, Herodot’un İskitlere âit olduğunu iddiâ ettiği sözcüklere baktığımızda kadîm Türkçe’nin gerek kelime haznesi gerekse grameriyle uyuştuğunu görürüz. ‘Api’ (tanrıça), ‘oior’ (adam, er, -er), ‘pata’ (vurmak, patak(lamak)), ‘sai’ (soy), ‘karpalouk’ (ana, apa/apalık), bu kelîmelere örnektir. İskitlere âit oldukları iddiâ edilen, meselâ ‘İssyk-kurgan’ ve Suşa çevresinde çivi yazısıyla yazılmış kalıntılar, Hint-Avrupa dillerinde okunduğu gibi Türkçe de okunabilmektedir. Herodot’un verdiği ‘Targitai’ (targit/turgut, Türk mitolojisinde bir kuş), Budini (budun, ulus/millet), Agatshyri (ağaçeri) gibi İskit boy isimleri bu teoriyi besleyen unsûrlardır. (Chay ve Dremin) Bu çerçevede belkide en ilginç boy ismi Herodot’un ‘İurcae’ olarak bahsettiği İskit topluluğunundur. Herodot’un aksine Büyük Plinius aynı boydan bahsederken ‘Turcae’ der. Bunun sâdece basit bir rastlantı olmadığı âşikâr. Türkçe’de ‘Türk’ kelîmesinin esas biçimi ‘Törük’ veyâ ‘Türük’tür. Aynı ses değişimini ‘İurcae’ sözcüğüne uyguladığınız vakit Türkçe’deki ‘Yörük’ veyâ ‘Yürük’ kelîmesini buluruz. Bu kelîme ‘yürümek’ fiili ile ilintilidir ve Türkçe’de esâsen ‘göçebe’ mânasına gelir. (Bakır ve Altıngök 376) Herodot’un İskitleri göçebe olarak tanımladığı mâlumdur. Onların Perslerden tamâmen farklı olduğunu da vurgulamıştır ve bu iki toplumun birbiriyle anlaşabildiğine dâir en ufak bir bilgi vermemektedir. Başka bir deyişle, Herodot İskitleri İrânî topluluk addetmeye yarayacak hiçbir mâlumat vermez. Aksine, iki toplum kültüreleri birbirinden farklı olan cân düşmânlarıdır. İskitler hakkında araştırma yapmış bâzı târıhçiler İskit kültürünün, her ne kadar İskitlerin Hint-Avrupa dili konuştuklarını iddiâ etseler de, Hint-Avrupalı olmadığını kabûl etmek zorunda kalmıştır. (Karatay, Iran ve Turan 151)
İskit kültür ve hayât tarzını Herodot’un aktardıkları çerçevesince incelediğimizde bunun islâm öncesi Türk târıhini bilenler için kadîm Türk kültür ve inançları ile benzer tarafları olduğu görülür. Nitekim kadîm Türk kültüründe olduğu gibi İskit inancında da şamanizm veyâ şaman âdetleri önemli bir yer tutmaktaydı. İskitler at üzerinde yaşayan, kurumuş et yiyen (pastırma), at sütünden imâl edilen içki içen (kımız), ‘kan kardeşlik’ müessesisinin bulunduğu ve mağlûp ettiği düşmanlarının kafatasından şarap içen bir topluluktu. Bu kültürel öğeler ile birlikte savaş tarz ve taktikleri, atların ve okçuların kullanılması, en azından Hunların târihinden îtibâren başlatılabilecek Türk bozkır geleneklerine uymaktadır. (Durmuş 65-71) Fakât tüm bu benzerlikler İskitleri ‘proto-Türk’ (Öntürk) yapmamaktadır. Unutmamak gerekirki bu ve benzerî âdet ve davranışlarda coğrâfî etkilerin ve bunun berâberinde getirdiği zarûrî yaşam tarzının etkileri yadsınamazdır.
Bilindiği gibi İskitlere âit olduğu iddiâ edilen birçok kurganlarda çeşitli mumyalar bulunmuştur. Yapılan DNA araştırmaları netîcesinde bunların önemli kısmının Hint-Avrupalılara âit olduğu tespît edilmiştir. Fakât bâzılarında Avrupâî ve Asyatik elementlerin birlikte olduğu mumyalara da rastlanmıştır. Bunun ilginç olan tarafı bu karışımın Türklerin mensûbu sayıldıkları Turâni ırka işâret etmesidir. (Keyser vd.) Tekrar Herodot’a döndüğümüzde İskitlerin, kökenleri hakkında çeşitli iddiâların olduğu Amazonlar ile evlilik yoluyla akrabâlık kurup güçlendiklerini okuyoruz. Herodot İskitlerle Amazonların birbirinden farklı kültürlerden geldiklerini ve birbirlerini anlamayacak kadar farklı lîsanlarda konuştuklarının altını çizmektedir. Bir DNA-araştırması sonucunda Kazak kızı Meryemgül’ün DNA’sının kalıntıları bulunan bir Amazon kadınının DNA’sı ile aynı olduğu tespît edilmiştir. (Kimball 16) Bu araştırma Türklerle Amazonlar ve dolaylı olarak İskitler arasındaki muhtemel bağın belkide en somut göstergesidir. Her neyse, nereden bakarsak bakalım İskit kültür ve medenîyeti Türkler tarafından devâm ettirilmiştir. Hunlar, Göktürkler, Avarlar, Bolgarlar ve Hazarlarda İskitlerin etkisini görebilmekteyiz. Bu Türk topluluklarının, daha doğrusu kurdukları bozkır devlet ve imparatorluklarının, kavîm ve boy yapısı heterojendi. Bu devlet ve imparatorluklar sâdece Türk boylarının bir kısmını veyâ tamâmını bir araya toplamakla kalmamış bünyelerine Moğol, İrânî, Ugor ve hattâ Slav boyları da katmışlardır. Bunun sebebi ise bozkır geleneklerince bir kişi, kavîm veyâ boyun kökeninden ziyâde amacının önemli olmasındandır. Bir boy konfederasyonu ne kadar büyük olursa o kadar güçlü demektir. (Karatay, İran ve Turan 140-141)
Çin kaynaklarına baktığımızda bunların Türkler hakkında kimi zaman kumral (sarışın) kimi zaman kızıl saçlı olarak bahsettiğini görürüz. Diğer taraftan siyâh saçlı ve koyu göz renklerine sâhip Türklerin de olduğu mâlumdur. Yine de Çin kaynakları Türklerden bahsederken onların renkli (mâvi veyâ yeşil) gözlerinden bahseder. (Karatay, Türklerin kökeni 243-244) Bu bilgiler dışında Türklerin veyâ en azından bir kısım Türklerin Hint-Avrupa kökenli olabileceğini öne süren bilim adamları da vardır. 20. asrın başında birkaç Fransız araştırmacı Türklerin Hint-Avrupalı olduğu yönünde tezler geliştirmiştir. Bu teorilerin artık eskidiğini ve bunların ciddîye alınamayacağını iletmek gerekir. (Danişmend 99-100) Yine de günümüzde bambaşka argümanlarla Türklerin en azından bir kısmının Hint-Avrupa kökenli olabileceğini düşünen târihçiler vardır. Bunlardan biri Amerikalı türkolog Peter Benjamin Golden’dir.
Golden’e göre Göktürklerin (6.-8. yüzyıl) yönetici âilesinin yâni Aşina ailesi muhtemelen Hint-Avrupa kökenlidir. Golden teorisini ‘aşina’ (dişi kurt Asena) kelîmesinden yola çıkarak geliştirmiştir. Amerikalı türkolog ‘aşina’ sözcüğünün Sanskritçe’den Türkçe’ye geçtiğini ve ‘mâvi’ anlamına geldiğinin altını çiziyor. Göktürklerin kendilerine ‘gök’ demesiyle bu bilgi örtüşmektedir. Nitekim dönemin Türkçe’sinde ve günümüzde birçok Türkçe ağız ve lehçesinde ‘gök’ kelîmesinin mânası ‘semâ’, ‘Tanrı’ ve ‘mâvi’dir. (Some thoughts, 140-143) Fakât Göktürklerden yâdiğâr Orhun Anıtları’nda (8. yüzyıl) ‘aşina’ kelimesinin bir kez olsun kullanılmadığını görüyoruz. Bu yazıtlarda sürekli ‘gök’ten bahsedilir. Bu sebeple Türk târihçi Osman Karatay, Peter Benjamin Golden’e karşı çıkmaktadır. Karatay’a göre Golden tezinde çabuk ve hâliyle sağlıksız bir sonuca varmıştır. Karatay’ın savunduğu tez Türklerin, belkide Hint-Avrupalı olmasa da, sanılanın aksine Çinlilerden ziyâde Hint-Avrupalıların komşusu olmuş olması gerektiği yönündedir. Ona göre kadîm Türkçe’ye Çince’den geçmiş sözcük adedi bir a4 kağıt parçasını dolduramazken Hint-Avrupa dillerinden geçmiş bir hayli fazla kelîme mevcûttur. (Karatay, Türklerin kökeni 152-153)
Çince’den Türkçe’ye bu kadar az kelîmenin geçmiş olması enteresandır. Biliyoruzki Göktürkler döneminde kağan ve yöneticiler lüks Çin hayâtı tarafından cezbedilen Türk aristokrasisine veryansın ediyordu. Türklerin bir kısmı Çinli gibi davranıyor, Çin’de mêmûriyet ve vazîfe alıyor ve Çin şehirlerinde yaşıyordu. Orhun Anutları’ndan anladığımız kadarıyla Göktürklerin yöneticileri Çinlileşmenin Türkler için bir ölüm olduğunu ve bunun Türklerin sonunu getireceğini öngörmekteydi. Yine Orhun Anıtları’nda Göktürk kağanının Çinli kadınlarla evlilik yüzünden halkının bir kısmının değişen yüz ve tiplerinden memnûn olmadığı da anlaşılıyor. (Göktürk Anıtları) Üstte zikrettiğim kültürel etkileye rağmen Türkçe’ye az sayıda Çince kelîmenin geçmiş olmasının üzerinde durmak gerekiyor. Osman Karatay'ın iddiâsında pek haksız olmadığını söylemek gerekir. Türkçe’nin Çince’den ziyâde Hint-Avrupa dillerinin komşusu olması gerektiği, aksini belirten tezlere nazaran, daha güçlü bir tezdir. Burada ortaya konan mesele Türklerin Hint-Avrupalı oldukları değil Türklerin Hint-Avrupalıların komşusu olduğudur. Orhun Anıtları’nda ‘doğu’ hakkında ‘ileri’ diye bahsedilerek Türklerin en azından bir kısmının daha batıdan yola çıkarak Moğolistan’a geldiği düşünülebilir. Nitekim Macar türkolog Gyula Nemeth (1890-1976) çok daha önceleri bunu ifâde eden tezler öne sürmüştü. Ona göre Türklerin atayurdu Fin-Ugor ve Hint-Avrupalıların atayurtlarının yakınında, Ural Dağları’nın doğusundadır. Günümüzde birçok târıhçi Hakasya (Orta Sibirya bölgesinin güneyi, Rusya) ve etrâfının Türklerin atayurdu olduğu kanısındadır. Bu görüş Nemeth’in teorisinin paralelinde sayılabilecek bir yaklaşımdır. (Karatay, Türklerin kökeni 239)
Tüm bu teoriler Türkleri Şehnâme’nin Turanlılarına ve İskitlere yaklaştırmaktadır. Yine de bu teorilerdeki eksik taraf bahsedilen coğrafyaların İran ile doğrudan bir sınırı olmadığı veyâ en azından bilinir bir sınırı olmadığıdır. Bu bağlamda Türklerin çok erken bir zamanda güneye inmiş olabilecekleri ve İran-Turân arasındaki kadîm sınır olan Oxus (Amu Deryâ, Ceyhun) nehrine ulaştıklarını düşünmek gerekir. Târihî bakımdan bunu destekleyen bir bulgu yoktur.
Gen ve antropoloji uzmanı Amerikalı Spencer Wells’in çıkardığı gen harîtalarına göre Avrasya coğrafyasındaki insanların kökeni Orta Asya’da bulunmaktadır. Bilhâssa National Geographic Channel televizyon kanalı için çektiği (ve daha öncesinde kitap olarak basılan) ‘The journey of man’ (İnsanın yolculuğu) isimli çalışmasıyla bir hayli ses getiren Spencer’e göre Avrupa ve Asya’da yaşayan 1,5 milyardan fazla insanın atasının genleri Kazakistan’da yaşayan Zekircân Niyazov’da bulunmaktadır. Gerek Asya tipi gerekse Avrupa tipi ortak atadan türemiştir. Bu çalışma Türklerin kökeninde çok erken dönemde neden farklı tiplerin mevcût olduğunu açıklığa kavuşturduğu gibi Şehnâme’deki Turânlılar (İskitler) ve Türkler arasındaki bağı dile getiren tezlere de güç kazandırmaktadır. Belgesel bahsedilen Kazak Türkü Niyazov’un soyunun 40 000 yıldır Kazakistan’da yâni Orta Asya’da yaşadığını ortaya koydu. (Maltby) Kısacası, Türkler Hint-Avrupa odaklı târihçiliğin iddiâsinin aksine ezelden beri Orta Asya’daydı.
Bu bilgiyi Şehnâme ve İskitler özeline yaklaştırmaya çalıştığımızda Türk destânlarında bâzı ipuçları bulmaktayız. Türkmen/Oğuz boylarının atası sayılan Oğuz Kağan’ın Kaşgarlı Mahmût’un önemli eserinde zikredilmemiş olması kayda değer bir bilgidir. Osman Karatay Alp Er Tonga denilen kahramânın daha sonraları Türkmenler/Oğuzlar tarafından Oğuz Kağan ismini aldığını öne sürmektedir. Karatay’a göre Afrâsiyâb, Alp Er Tonga ve Oğuz Kağan, destân ve hikâyelerinin de birbirine benzemesi nedeniyle, aslında tek bir kişi olduğunu iddiâ etmektedir. Ona göre Feridûn ve Oğuz Kağan arasında dahi bir bağ kurmak mümkündür. (Iran ve Turan 177-183) Oğuz Kağan ile ilgili daha derine indiğimizde onun isminin kimi araştırmacılara göre ‘öküz’ mânasına geldiğini okuruz. Burada ilginç olan mesele Ceyhun nehrinin Grekçe isminde gizlidir. Ceyhun nehri yâni Amu Deryâ ve yâni İran ile Turân devletlerinin kadîm sınırının Grekçe ismi yine ‘öküz’ anlamına gelen ‘Oxus’tur.’ (Köprülü 154) Oğuz Kağan’ın bu sınır nehrine ismini verdiği veyâ ismini ondan aldığı düşünülebilir. Bu hâlde Oğuz Kağan’ın, yâni Afrâsiyâb ve Alp Er Tonga’nın, Herodot’un ‘Istoria’ (Târih) eserinde bahsettiği ‘Modova’ olması muhtemeldir. (Bakır ve Altıngök 377)
Yine de tüm bu teoriler ne Türkleri Şehnâme’de bahsedilen Turânlıların soyundan geldiğini kanıtlar ne de İskitlerin Türklerin atası olduğunu. Tüm bu tezler bizlere konu hakkında birçok ipucu veren ama maalesef kesin bir kanaate ulaştıramayan savlardan oluşmaktadır. Kesin söylenebilecek belkide tek şey İskitlerin köken olarak heterojen bir topluluk olduğudur. Yönetici grubun soy kokeni ise net değildir. Bu durum Firdevsî’nin Şehnâme’sinde Türkleri bilinçli bir şekilde, daha doğrusu bir amaçla, Avesta’daki kötülüğün timsâli Turânlılarla özdeşleştirdiği ihtimâlini açık bırakmaktadır. Bunun öyle olup olmadığını anlamak için Firdevsî’nin yaşadığı dönemi incelemek gerekmektedir. Kaynaklarına sâdık olduğu bilinen Firdevsî’den önce böyle bir özdeşleştirmenin yapılıp yapılmadığı irdelenmelidir.
Avesta’nın bir Sanskritçe tercümesinde ‘Tura’ ve ‘Turuska’ dan bahsolunur.’ (Bakır ve Altıngök 388) Bu iki sözcüğün Türklerden bahsettiği bir olasılık dâhilindedir. Daha somut bir örneğe ise Firdevsî’nin Şehnâme’sinden kısa bir süre önce tamamlanmış bir eserde rastlamaktayız. Arap târihçi ve seyyâh Mesudî (10. yüzyıl) ‘Mürûc ez-Zeheb’ (Altın bozkırlar) eserinde Afrâsiyâb’in Türk topraklarında doğmuş olmasına rağmen Türk olmadığını yazar. Mesudî’nin Şehnâme ve oradaki Afrâsiyâb’ı çağdaşı olan Fârisî şâir Dakikî’den öğrenmiş olması olasıdır. Burada not edilmesi gereken sözlerden biri de Mesudî’nin Göktürkleri Afrâsiyâb soyundan saymasıdır. (Şeşen 44)
Yine bâzı hadîs ve isrâiliyata göre Hz. Nuh’un oğullarından Yafes Türklerin atası sayılmaktadır. Hz. Nuh ve üç oğlunun (Ham, Sam ve Yafes) hikâyesi ile Feridûn’un üç oğlunun (İraj, Salm ve Tûr) hikâyesi birbirine oldukça benzemektedir. Fârisî târihçi Taberî’nin (839-923) Turânlılar ve Türkler arasındaki soybağı hakkında bir tereddütü yoktur. Ona göre Türkler Türânlıların soyundan gelmekteydi. Türklerin Turânlılarla özdeşleştirilmesi büyük olasılıkla 7. asırdan îtibâren, Türklerin İran sınırına daha yoğun göç etmesiyle, başlamıştır. (Yarshater) Şehnâme sonrasında ise Türklerin kendilerine Afrâsiyâb’i atababa olarak saymaya başladığını daha önce işlemiştim. Kesin olan vazîyet şudurki zaman içerisinde Turân ve Turânlılar kavramı (daha önce öyle değildiyse) Türkleşmiştir. İskit kültürü ise Türk bozkır geleneğinin temelini oluşturmuştur.
Firdevsî daha Şehnâme’sini yazmadan Türkler Avesta’daki Turânlılarla özdeşleştirilmekteydi. Sâdece yaşadıkları coğrafya değil âdet ve yaşam tarzları da birbirine benzemekteydi. Bu durum Firdevsî’nin Şehnâme’de Türklerden Turânlılar diye bahsederken bir art niyeti veyâ ‘gizli ajanda’sı olmadığı kanaatini güçlendirmektedir. Ona göre, yaşadığı dönemin gereği, bu özdeşleştirme muhtemelen doğru kabûl edilen bir bilgi ve yaygın bir görüştü. Yine de şimdilik çıkan bu sonucun doğru bir kanaat olup olmadığını anlamak için Firdevsî’nin Türklerle olan ilişkisini incelemek gerekmektedir. Bir sonraki bölüm Firdevsî’nin Türklerle olan ilişkisi ve onlara olan bakışını araştıracak ve onun ‘gizli ajanda’sı olup olmadığı hakkında daha net bir fikir verecektir.
FİRDEVSÎ'NİN ŞEHNÂME'SİNDE TÜRKLER
Firdevsî, Şehnâme ve Türkler
Türklerin Şehnâme’de sunum tarz ve şekli yazarın Türklerle olan şahsî ilikisi ile doğrudan bağlantılı olabilir. Mâlumdurki İran coğrafyası 11. yüzyıldan îtibâren Türk askerler tarafından taarruz altında bırakılmış ve Türkler bu târihten îtibâren İran üzerinde hegemonyalarını kurmuştur. Firdevsî’nin doğduğu topraklar Türklerin hegemonyasından mûaf kalmış değildi. Bu bölümde Şehnâme’nin yazarı olan Firdevsî’nin Türklerle olan ilişkisi ve bu ilişkininin Şehnâme’de yansımalarının olup olamayacağı irdelenecektir. Firdevsî’nin kişisel ilişkisi yazarın eserinde Türkleri belirli bir şekilde sunmaya sevketmiş olabilir. Olaya biraz nüans katma adına Türklerin sunum tarz ve şekli Firdevsî’nin Şehnâme’sinde Arapları sunumuyla karşılaştırılcaktır.
Daha öncede iletildiği gibi Firdevsî Şehnâme’sine Dakîki’nin bitmemiş olan aynı isimli eserini gözden geçirdikten sonra kaleme almaya başlamıştır. Firdevsî bu tamamlanmamış eser üzerine Şehnâme’yi yazmıştır. Zerdüşt olan Dakîki’nin 981 yılında Türk kölesi tarafından öldürülürken Şehnâme’nin bin civârı mısrâ’ını tamamladığı bilinmektedir. (Ullah 232) Bu olayın Firdevsî’yi ne kadar etkilediği bilinmiyor. Firdevsî’nin bu olaydan etkilenerek Şehnâme’de Türkleri belirli bir şekilde yansıtmasının sebebi olabileceği ancak bir spekülayondan ibâret olabilir. Firdevsî’nin hayâtında, Türkleri belirli bir şekilde yansıtmasına sebep olabilecek başka bir olayın varlığı meçhûldur. Türklerin Şehnâme’de belirli bir şekilde yansıtılmış olmasının sebebini Firdevsî’nin kişisel duygularından dolayı geliştiğini kesinlikle söyleyemeyi
Elbette Firdevsî’nin yaşamında Türklerle kişisel husûmetinin olmaması onun Şehnâme’de Türkleri Turânlılarla özdeşleştirirken bir amacı olmadığı veyâ olamayacağı anlamına gelmemektedir. Firdevsî’nin ülkesi, ki kendisi millî bilinci ve kültürel farkındalığı yerinde olan bir Fârisî aileye mensûptu, Orta Asya kökenli Türk köle askerler tarafından hâkimiyet altına alınmıştı. Orta Asya sınırında bulunan Horasan bölgesinde doğmuş Firdevsî için Türkler onun tanımadığı bir topluluk değildi. Bu sebeple Firdevsî Türkleri kendi tanıdığı gibi eserinde yansıtmıştır denebilir. Ona göre sâkin ve medenî Fârisîlerin aksine Türkler dinamik ve savaşçı idi. (Kowalski 289-300) Fârisîlerin, Türkler başta olmak üzere, diğer milletlere olan üstünlüğü müellif tarafından sıkça vurgulanmaktadır.
Buna bir örneği Şehnâme’de Feridûn ve üç oğlunun hikâyesinde görmekteyiz. Bu hikâyeye göre sâdece İran değil Orta Asya, Çin, Arabistan ve Anadolu’da Fârisî prenslerin topraklarıydı. Firdevsî yaşadığı yüzyılda bunları kağıda dökerek, bilinçli veyâ bilinçsiz, komşu toplulukların ve yurtların İranî olduğunu veyâ en azından İrana tâbî olduğunu vurguluyordu. (Şişman ve Kuzubaş 117) Bunun bir tesâdüf olmadığını İranlılara ‘âzâdeğân’ (hür/soylu insan) derken Türklere ‘bende’ (ev hizmetçisi) denmesinden anlıyoruz. (Shahbazi 48) Başka bir ifâdeyle Fârisîler Türklerin efendisidir. Elbette burada Firdevsî Abbâsî, Buyî ve Samâniler dönemlerinde köle olarak hizmet alan Türkleri düşünerek yazmaktadır. (Shahbazi 78)
Yine de Firdevsî’nin Türklere olan bakışı değişkenlik göstermektedir. Türkleri sâdece küçümsediği ve kötülediğini söylemek haksızlık olacaktır. Aksine Firdevsî’nin birbirinin akrabâsı olan İranlılar ve Turânlılar arasında bir balans kurma çabası görülmektedir. Meselâ Turânlıların kralı Afrâsiyâb denktaşı İran kralı Keykavûs’a kıyâsla her anlamda daha iyi resmedilmektedir. (Shahbazi 89) Benzerî bir durumu kahramânlıkları ve kişisel güçleri nedeniyle övülen Türk savaşçılarında da görmekteyiz. Yine de sonunda bütün bu yiğitler İranlı savaşçılar tarafından alt edilmektedir. (Şişman ve Kuzubaş 120) Firdevsî’nin bu övgülerinin nedenini Fârisîlerin üstünlüklerine güç kazandırmak için yaptığını düşünmek mümkün.
Şehnâme’de Fârisîler ve Turânlılar arasında evlilikleri konu edinen hikâyelere yer verdiği de mâlumdur. Hattâ bâzı İran kralları kısmen Türk söylüdür. Bahse konu ‘Türkzâde’ler, Türk bir anadan doğmuş İranlılar, Fârisî bir ana-babadan doğma kahramânlardan daha güçlü ve daha yiğit olabilmekteydi. (Aktürk 18) Turân diyârına kaçarak Afrâsiyâb’ın büyük kızı Ferengis ile evlenmiş olan İran prensi Siyâvuş’un oğlu Keyhüsrev, İran tahtını soyunda karışım olmayan Fariborz’ı devre dışı bırakarak elde etmektedir. (Aktürk 18) Burada Firdevsî’nin İran’a Turânlı bir hanedânın hükmetmesinin görülmedik bir mesele olmadığını ve Turânlıların Fârisîlerin akrabâsı olduğunu vurguladığını söyleyebiliriz. (Şişman ve Kuzubaş 121) Burada Firdevsî’nin muhtemel amacının Türk soylu Gaznelilerin İran üzerindeki hâkimiyetini meşrûlaştırmak (legalize etmek) olduğunu düşünebiliriz.
Firdevsî’nin bu ihtiyâtlı tutumuna rağmen eserinin temeli İran (Fârisîler) ve Turân (Türkler) arasındaki zıtlıklar üzerine kuruludur. Eserde Türklerle olan sürekli savaşın sebeplerini de bu temel zıtlıklar oluşturmaktaydı. (Nöldeke ve Bogdanov 62) Şehnâme’de İranlıların Bizanslılarla (Romalılarla) olan ilşikileri Türklerle olan ilişkilerinden daha barışçıldır. İran’ın ‘ateş’i Turân’in ise ‘su’yu temsîl etmesinden ve bu iki elementin sürekli mücâdelesinden ötürü İran Türklerle ebedî ve bitmeyecek bir savaş içerisindedir. (Kowalski) İran’ın sembolü güneş iken Turân’in sembolü ay’dır. (Kowalski) Biri gün iken diğeri gece’dir. Biri ortaya çıkınca diğeri yok olmaktadır. Barış mümkün görünmemektedir. Nitekim Şehnâme’ye göre ‘Turân’da yaşamaya karar veren bir İranlı için Turân yiyecek olarak kan ve zehirden bir başkasını sunmamaktadır.’ (Kowalski)
Bâzen İranlılar ve Turânlıların din nedeniyle savaştığı da okunmaktadır. İranlılara göre Turânlılar doğru yolda gitmeyen paganlardı. (Kowalski) Tüm bu zıtlıklara rağmen Turân’ın sosyal müesseseleri, saray gelenekleri ve âdetleri büyük oranda birbiriyle örtüşmekteydi. Hattâ çoğu Türânlı yiğidin ismi de Farsça’dır. Turânlıların İranlılarla aynı dili konuştuğunu dahi düşünmek mümkündür. Fakât Firdevsî bunun böyle olmadığını ara ara kralların görüşmelerinde dilmaçların bulunduğunu vurgulayarak ifâde etmektedir. (Kowalski) Aslında Firdevsî kadîm Türk gelenek ve âdetleri hakkında fazla mâlumat vermemektedir ve Şehnâme’de kadîm Türk gelenek, âdet ve yaşam tarzlarının öğrenebilineceği bir kaynak değildir. (Kowalski) Ki burada yerleşik tarım toplumu olan İran ile pastoral göçebe toplumu olan Turân karşıtlığı da sözkonusudur. (Bosworth, Barbarian incursions 2) Güneş-ay (hilâl), ateş-su ve hattâ İran aslanı ile Türk kurdunun (Fars folklorunda kurt kötülük sembolüdür) sembolik karşıtlığına ilâveten Firdevsî İranlılar ile Turânlıların farklı giysileri olduğunu da iletir. Turân’a giden İranlı yiğitler yola çıkmadan önce Turânlılar gibi giyinmektedir. (Kowalski)
Daha önce de belirtildiği gibi Türklerin yiğitliklerinden bahsedilse de sonunda İranlılara mağlûp olmalarından dolayı bu övme hikâyelerin nihâyetinde İranlıların yiğitlikleri tarafından gölgelenmektedir. Fakat gölgede kalmayan belkide tek husûs Türklerin güzellikleridir. Afrâsiyâb’ın kızlarından Menije’ye âşık olan Bîcân Türklerin güzelliği hakkında şu ifâdeyi kullanmaktadır: ‘Peri gibi güzel yüzlüdürler ama bu savaş meydanlarında değersizdir’. (Kowalski) Fars edebîyatında Türklerin güzelliğini öven çok metin vardır. Firdevsî’nin Türkleri işleyişi, gerek yiğitlikleri gerekse güzellikleri, Türklerin Fars edebîyatındaki yansıması ile paraleldir. (Gandjei 67-71)
Mesela Türkler kızılcaydı ve kedi gözlüydü. Firdevsî’nin bunlardan kastı Türklerin sarışınlığı ve renkli gözlülüğüdür. Bunun aksine İranlıların koyu gözleri vardı. Firdevsî’nin burada târif ettiği Türk tipi Orta Asya ve Türk toplulukları arasında görülmemiş bir tip değildir. Meselâ göçebe bir Türk boyu olan Kumanları târif eden tip, Firdevsî’nin ilettiği tiple örtüşmektedir. (Kowalski)
Türklerin güzelliğinden dem vuran Firdevsî ‘Turânlılar içinde bir bilge kişi dahi doğmamıştır’ diyerek Fârisîlerin daha bilge olduklarını iletmektedir. (Kowalski) Türkler Fârisîlere bakarak daha az gelişmiştir. Bu elbette Türkleri ‘ebedî düşman’ ve ‘öteki’ olarak sunan Firdevsî için mantıklı bir sonuçtur. Türkler ‘kötü’lüğün (iyi’liğe karşı olan) temsîlcisidir ve bu çerçeve zerdüştlüğün düalist düşüncesine uygundur. Kötü ile iyi’nin sonsuz bir savaşı sözkonusudur ve Fârisîlerle Türkler bu iki zıt kutbun bir temsîlcisidir. Yine de hangi sebeple olursa olsun Firdevsî Türkler hakkındaki olumsuz sözlerini olumlu olan başka sözlerle dengeleme çabasındadır. Firdevsî’nin bu temâyülünü onun Araplara olan tutumuyla karşılaştırdığımızda ortaya Türklerin Şehnâme’de işleniş tarzı ve amacına dâir daha net bir görüntü ortaya çıkacaktır.
İran üzerindeki 7. yüzyıldan îtibâren oluşan Arap-islâm hâkimiyeti hakkında Firdevsî oldukça olumsuz tavırdadır. Firdevsî’nin (Arap) minberinin (İran) tahtına denk olması ile bir zoru vardır. İran çocuklarına, muhtemelen mezhêpsel kaygılar nedeniyle de, Ömer ve Osman gibi Arapça isimlerin konmasından da oldukça rahatsızdır. Arap-islâm hükmü Firdevsî’ye göre uzun sürecek olan İran’ın çökmüşlük hâlinin başlangıcıdır. (Axworty 89) Firdevsî’ye göre Araplar karnı açlıktan kuruldayan ve sâhibine açgözlülük nedeniyle hiyânete meyilli bir topluluktur. Eserinde Araplara mağlûp olan son Sasânî kralı III. Yezdiğerd’ın kaleminden bir mektûp nakleden Firdevsî Araplar hakkında ‘bilimden (bilgelikten) anlamayan, utanma duygusundan yoksun dünyâ’nın sonunu getircek olan yılan yiyici şeytân süratlılar’ olarak bahsetmektedir. (Nöldeke ve Bogdanov 55-56) Onun Araplara olan bu olumsuz tutumunun islâma olan bakışına da yansıdığını görebilmektyiz. Firdevsî Arap ordularına karşı savaşmış İranlı komutanı Rüstem Ferruhzâd ağzından islâm hakkında ‘Kötülüğün dini’ olarak bahsetmekte ve Arap istilâsını da ‘Kötülük (Uğursuzluk) Günü’ olarak tanımlamaktadır. (Shahbazi 57)
Müslüman olan Firdevsî okuyucuyu kimi zaman onun müslümanlığı ile örtüşmeyen bir tavıra müşâhit etmektedir. Yazar eserinde dört dinden bahseder: İranlıların dîni (zerdüştlük), Yahudîlerin dîni (mûsevîlik), Greklerin dîni (hristiyanlık) ve Arapların dîni (islâm). Mısrâlarında, meselâ oğlunun ölümü üzerine yazdığı ağıtta, islâm terminolojisinden ziyâde zerdüşt terminolojisiini kullanmaktadır. İslâmın üstünlüğünü bâzı mısrâlarında kabûl etse de bu onun Araplara olan bakışını olumlu yönde etkilmiş olarak görünmemektedir. (Nöldeke ve Bogdanov 56-57) Firdevsî’nin bu Arap ve islâm karşıtı tutumu onun kullandığı kaynaklara sâdık kalmasından kaynaklanmaktaydı. Bu nedenle tüm bu görüş ve yazıların birebir Firdevsî’nin kişisel görüşü olduğu sonucunu çıkarmak yanlış olacaktır. (Shahbazi 57)
Firdevsî’nin Turânlıları İran üzerinde alternatif oluşturan bir din (ve aslında kültür ve medenîyet) temsilcisi olarak görmemesi onun Turânlılara karşı, Araplara kıyâsla, daha ılımlı yazmı olmasının bir açıklaması olabilir. Bu açıdan Firdevsî’nin Şehnâme’si kadîm Yunan (Grek) destânı olan ‘Homeros’un İlyada’sı ile benzerlik arz etmektedir. İki eserde de şâir aynı medenîyetin topluluklarından olan iki düşman arasından birini savunmakta ve yeğlemektedir. (Aktürk 18) Şehnâme’sinde İran’daki Fârisî olmayanların hegemonyasının, ki Arap hegemonyası 636 yılında başlamıştı, 400 yıl süreceği kehânetini nakletmiş olan Firdevsî belkide bu yazdığına gerçekten inanmış da olabilir. (Nöldeke ve Bogdanov 62) Belkide bu sebeple Türklere (Gaznelilere) daha ılımlıydı. Nitekim kehânete göre Gazneliler birkaç sene içinde ya yok olacak ya da İran ve kültürünün ihyâsını sağlayacaktı.
Firdevsî’nin Şehnâme’sinde Fars kültür ve kimliğini Türkler ve Araplarınkinin karşısına koyduğu açıktır. Fârisîlere birnevî ‘millî bilinç’ aşımalık için onların karşısına, bir zıtlık olarak, Türkleri koyuyor. Fakât burada ilginç olan Araplar hakkında kullandığı kelîmelerin daha alçaltıcı ve küçültücü olmasıdır. Firdevsî’nin kendi görüşü olsun veyâ olmasın Şehnâme’nin özünde Arap ve Türk karşıtlığı bâriz hissedilir bir şekilde vardır ve târih İran ile Turân arasındaki bir kan dâvası olmuştur. (Diakonoff 99-100) Şahbazi’nin belirttiği Şehnâme yazma amaçlarına baktığımızda -misâl kadîm İranlıların islâmlaşma ile artan olumsuz ithâmlara karşı savunulması ve temize çıkarılması, İran milliyetçiliğinin dirilişini sağlamak ve bunun islâmlaşmanın görmezden gelinmesi ile yapılması- Şehnâme’nin İran’ı istîlâ edenlere karşı olumsuz tavrı anlaşılırdır. Fakât Firdevsî bundan fazlasını yapar. O Fârisîlerle Türklerin (ve Arapların) arasındaki zıtlıkların altını çizer. Fârisîlerin ne olup ne olmadığını örneklerle anlatır. Bunda şâirin İranlıların islâmlaşma nedeniyle kısmen kayba ve dejenerasyona uğramış kimliklerine bir kültürel hattâ millî kimlik bilinci kazandırma gayretinde olduğu sonucu çıkarılabilir. Bir önceki istilâcı olan Araplarla yeni istilâcılar olan Türkler, İran dehkân sınıfının (ve bir kısım Fârisîlerin) son umûdu olan kalemle küçültülmekte ve farklı bir yöntemle alt edilmekteydi.
Olaya bu açıdan bakıldığında Firdevsî’nin Türkleri bilinçli bir şekilde bir amaç uğruna Turânlılarla özdeşleştirdiğini ve bunu İranlılar nezdindeki (millî ve kültürel) bilinci beslemek için yaptığını düşünmek mümkündür. Bu konuda unutulmaması gereken mesele ise Firdevsî’nin yaşadığı dönemde bu yönde kaynakların mevcût olmasıdır. Firdevsî’nin İran üzerindeki Türk hükmünü İran ve onun kültürüne yönelik bir tehdît olarak gördüğü açıktır. Fakât bunun doğru olup olmadığını belirlemek veyâ teyît etmek için Firdevsî’nin o dönem İran’a hâkimiyet kurmuş olan Türk soylu Gaznelilerle olan ilişkisine bakmak gerekmektedir. Nitekim Firdevsî’nin Gazneli İmparatorluğu’na olan bakışı onun Şehnâme’sinde Türklere biçtiği rolde bir etken olmuş olabilir.
4. Firdevsî ve Gazneliler
Bu bölümde Firdevsî’nin Türklerle ve özellikle Gazneli sultânı Sultan Mahmût ile olan ilişkisi ortaya konacaktır. Bu bölümün önemi Şehnâme yazarının Fârisî olmayan Türk (ve Turânî) bir hanedân ile olan ilişkisi onun Şehnâme’de Türklere biçtiği rolü etkilemiş olabilir. Bu konuyu irdelemeden önce Gaznelilerin ortaya çıkışı işlenecektir.
İran merkezli Samanî İmparatorluğu’nda 10. yüzyıl oldukça sıkıntılı ve buhrânlı geçmekteydi. Ülkede bir içşavaş peydâh olmuş, taht kavgaları hâkim olmuş ve bu buhrânlı dönemden kârlı çıkan Orta Asya kökenli kölemenler (köle askerler) olan Gazneliler olmuştu. Gazneliler köle kökenli Türk bir hânedândi. Günümüzde Afganistan’ın doğu ve güneyine denk gelen bölgelerde toplanmışlardı. Önceleri Samanîlerin hizmetinde yerel yöneticiler, özellikle vâliler, olarak görev yapan Gazneliler Sebuk Teğin önderliğinde 998 yılından îtibâren bağımsız hareket etmeye başlamışlardı. İsmini aldıkları Gazne şehrini merkez alan Gazneliler kısa bir süre sonra İran’ın batısından Hindistan’ın Ganj Vâdisi’ne kadar bölgeyi kontrol altına aldılar. Onların bu yükselişi Türkmen göçebeleri olan Selçuklular ve onlara bağlı olan Oğuz (Türkmen) boyları tarafından durduruldu. (Bosworth, The development 33)
Gazneliler Türk olmayan tebânın Türkten daha çok olduğu bir bölgeye hükmediyorlardı. Bahse konu topraklarda Türkçeden çok Farsça konuşulmaktaydı. Her ne kadar Gaznelilerin vurucu ve temel gücü Türk boyları üzerine kurulmuş idiyse de Gazneli hükümdârları, kendi öncülleri sayılabilecek Samanîler gibi, Fars edebiyâtının destekçisi ve hâmisi oldular. (Gandjei 68) Gazne’de sâdece Fars edebiyâtının hâmisi olmak düstûrü devâm ettirilmemiş bir önceki idârî sistem de olduğu gibi devâm ettirilmişti. (Bosworth, The development 36) Türk soyluların hâkim olduğu Gazneli İmparatorluğu’nun her bakımdan Samanî Devleti’nden etkilendiği ve onun birnevî imitasyonu olduğu söylenebilir.
Firdevsî Şehnâme’sine başladıktan 17-18 sene sonra Gazneli Mahmût babasının velîahtı durumundaydı. Bunun üzerine Firdevsî eserini işte bu Mahmût’a sunma kararını almıştı. (Ullah 240) Nitekim bu velîahtın Fars edebîyatına ve târihine ilgisi olduğu biliniyordu. Eğlence ve özel gecelerde hikâyecelerin Pers krallarının destân ve kahramânlıklarını dinleyerek eğlendiği mâlumdu. (Dabiri 23)
Buna rağmen Firdevsî’nin eseri için hakettiğini düşündüğü mükâfatı alamaması nedeniyle Sultan Mahmût’un onu hayâl kırıklığına uğrattığı bilinmektedir. Bir teoriye göre Firdevsî saray içindeki bir entrikanın kurbânı olmuştu. Onu sultana takdîm eden başvezirin sarayda düşman ve rakipleri Firdevsî’nin eserini küçümseme eğiliminde olmuşlardı. Firdevsî’nin, Gazneli Mahmût’un aksine, (ortodoks) bir sünnî olmadığının altını çizmişlerdi. Bu söylemlerin etkisi altında kalan sultânın bundan dolayı Şehnâme’nin şâirine eserinin değerinin altında mukâfat verdiği düşünülmüştür. Şiî olan Firdevsî sapkınlıkla ithâm edilmiş ve sonunda Gazne’den kaçmak zorunda kalmıştır. Kendisine verilen parayı başkasına veren Firdevsî Taberistân bölgesine, İran’ın Hazar Denizi kıyısına, gitmişti. Eserini yerel bir Fârisî hükümdâra takdîm etmiştir. Bununla da yetinmeyip Gazneli Mahmût’un köle kökenli olmasıyla alay eden bir hicîv (taşlama) yazmıştır. Bir gün Hindistan’dan bir seferden başkenti Gazne’ye dönmekte olan Gazneli Mahmût, Şehnâme’den, oldukça etkilendiği bir mısrâ duyar ve bunun üzerine Şehnâme’ye dâir hükmünün yanlış olduğuna karar verir. Yaptığı hatâyı düzeltmek amacıyla Firdevsî’ye mukâfatlar yollayan Mahmût’un heyeti daha Firdevsî’ye ulaşmadan şâirin öldüğü haberi gelir. (Kritzcek 205-207)
Bu olay 12. yüzyılda yaşamış olan Nizâmî Aruzî’nin ‘Cahar makâle’sinde nakledilmiştir. Burada Firdevsî’nin hakettiği mukâfatı alamamış olması saraydaki bir entrikaya mâl ediliyor. Nihâyetinde Gazneli Mahmût, her ne kadar geç de olsa, Firdevsî’nin gönlünü almaya çalışıyor ve takdîr ediyor. Bu olayın târihî bir gerçek olup olmadığı tartışmaya açıktır. Fakât eserinde sürekli İran ve Turân (Türkler) arasındaki ebedî savaşı işleyen Firdevsî için İran’da Fârisî hâkimiyetine yâni Samanî Devleti’ne son veren bir Türk hânedâna Şehnâme’yi takdîm etmek oldukça acı ve tezât bir durum olmuş olsa gerektir. (Levy xxii) Saray’daki komplo iddiâsı ve Firdevsî’nin hissiyâtı bir kenara acabâ Gazneli Mahmût böyle bir eser önüne geldiğinde ne hissetmiş olabilir?
Gazneli Mahmût’un Şehnâme’nin yazarına hakettiğinden az mükâfat vermesinin bir sebebi olarak sultânın daha kısa bir çalışma beklemesinden dolayı kaynaklandığı iddiâsı öne sürülmüştür. Kısacası aslında Gazneli Mahmût eserden umduğunu bulamamıştı. (Axworty 89) Bir başka görüşe göre sultân Şehnâme’de geçen bir mısrâ’ya kızmıştı. Firdevsî Şehnâme’de köle soylu birinin taht iddiâsında olmasıyla alay ediyordu. Gazneli Mahmût’un bunu kişisel olarak algılamış olabileceği çok uçuk bir iddiâ olarak görülmemektedir. 11. yüzyıldan kalma anonim bir eser olan ‘Târih-i Sistân’ eserinde Sultân Mahmût’un eseri okuduğu ve sâdece İran yiğidi Rüstem’in (sâdece) destânını ilginç bulduğu yazılmıştır. Sultân’ın kendi ordusunda Rüstem gibi yüzlerce askeri olduğunu ve aslında Rüstem’i de ilginç bulmadığını vurguladığı da ilâve edilmiştir. Firdevsî’nin hükümdârın bu kelâmı üzerine onun ordusunda Rüstem gibi kaç asker olduğunu bilmediğini fakât Allâh’ın Rüstem gibi birisini bir daha yaratmadığı cevâbını verdiği eserde geçmektedir. Gazneli Mahmût bu cevâptan memnûn olmamıştır. Firdevsî’nin sultânı dolaylı olarak ‘yalancı’ durumuna düşürdüğünü düşünerek Gazneli Mahmût’un başvezîri Firdevsî’nin katledilmesi gerektiği telkîninde bulunmuştu. Firdevsî bunun üzerine kaçmayı başarmış fakât kıymeti yaşarken bilinmemiş olarak sefâlet içinde hayâta gözlerini yummuştur. (Shahbazi 3-4)
İyi bir eğitim almış olan ve edebîyattan da haberdâr olan Gazneli Mahmût’un Şehnâme’yi gerçekten okuyup okumadığı ve bu esere ilgi duyup duymadığı bir muâmmadır. İran destânlarıyla dolu ve sürekli Fârisîlerin övüldüğü bir eserin Türk soylu bir sultân tarafından dört elle kucaklanması mantıklı durmamaktadır. Nitekim Firdevsî’nin Gazneli Mahmût hakkında yazdığı hicîv bunu teyît etmektedir. Hicve göre Gazneli Mahmût eseri açıp okumamıştı bile. Diğer taraftan Şehnâme’de Gazneli Mahmût övüldüğü hâlde sultâna parasal desteği ve himâyesinden dolayı teşekkür edilmemesi sultânın esere olan ilgisizliğini doğrulamaktadır. (Nöldeke ve Bogdanov 43-45)
Tüm bu gelişmeler Şehnâme’nin yazıldıktan sonrası üzerinedir. Babası kölemen olan Gazneli Mahmût’un esere kayıtsız kalmış olmasına çeşitli sebepler öne sürülmüştür. Şahbâzi’ye göre, bu sebeplerden biri olarak gösterilen şiî olan Firdevsî ve sünnî olan Gazneli Mahmût arasındaki mezhepsel farklılık bir sebep olmuş olamaz. Şahbâzi’ye göre bir kere Firdevsî fanatik bir şiî değildir. İkincisi, her ne kadar Sultân Mahmût katı bir sünnîlik politikası ve yayılması uygulamış olsa da kendi şiî tebâsina karşı, şiî komşu ve düşmânlarına olan tutumunun aksine, oldukça yumuşak davranmıştır. (89)
Sultân Mahmût’un Şehnâme’de Türklere olan küçümseyici tavırdan alınmış olduğunu da kesinlikle söylemek mümkün değildir. Öncelikle, daha önce de iletildiği gibi, Firdevsî İran ve Turân arasındaki mücâdelede dengeli bir tavır takınma çabasındadır. Elbette Firdevsî İran’ı Turân’a yeğlemekte ve ikincisiyle sıkça alay etmektedir. Fakât Turân hükümdârı Afrâsiyâb’ı onun denktaşı olan Keykavûs’tan daha üstün vasıflı nitelendirdiği açıktır. Bu bir kenara, Gazneli Mahmût’un kendini Afrâsiyâb (Turân) soyundan ziyâde İran’ın Orta Asya’daki Türklere karşı savunucularıyla özdeşleştirdiği de biliniyor. Böyle olmasaydı Gaznelilerin saray târihçisinin Türkler ve Turânlılar hakkında açıkça olumsuz ithâm ve söylemlerde bulunması mümkün olmazdı. (Shahbazi 89-90)
Muhtemelen Firdevsî sultân ile hiçbir zaman birebir görüşmemiş ve şâheseri için alacağı mükafât hakkında da bir vaat almamıştı. Sultân’ın esere soğuk bakmış olmasının sebebi daha farklı sebeplerden kaynaklanmaktaydı. Öncelikle Firdevsî dönemdaşı olan büyük İranlı şâirlerin aksine sarayı hiç ziyâret etmemiş ve Gazneli Mahmût’un emir ve himâyesine de hiç girmemiştir. Şehnâme’nin yazarı kendini sultâna bizzât takdîm etmek yerine eserini sultâna yollamayı tercîh etmişti. (Shahbazi 91)
Şehnâme’nin kadîm Pers krallarından örnekler vererek yöneticilere öğüt verici bir uslûbu vardır. Gazneli Mahmût tüm bunları kişisel olarak algılamış ve esere bu nedenle soğuk bakmıştır. Buna ilâveten Firdevsî’nin Gazneli Mahmût’un başvezîrlerinden olan ve sultâna eleştirilerde de bulunan Fazıl ibn-i Ahmed-i Asfarâyenî’yi övmesi sultânı memnûn etmemiştir. Gazneli Mahmût başarısında başkalarının pây sâhibi olarak gösterilmesinden hoşnut değildi. (Shahbazi 92)
Bunlara ek olarak Gazneli Mahmût’un politikalarının daha Şehnâme bitmeden değiştiğini iletmek gerekiyor. Başlarda ‘İran’ın Kralı’ ünvânını Türânlılarla özdeşleştirilmeye yeğleyen Sultân Mahmût ilerleyen yıllarda bir ‘islâm kahramânı’ profilini çizmekte ve yeğlemekteydi. Bunda bilhâssa onun Hindistan’a olan seferleri ve şiîlerle olan mücâdelesi etkili olmuştu. Politikasında yükselen Arap yanlısı tutum, ki Abbâsîlerle birnevî ittifâk hâlindeydi, milliyetçi Fârisîlerin duyguları ile çatışmaktaydı. Böyle bir ortamda islâm öncesi kadîm Pers kralları hakkında destânlar yazan Firdevsî ve onun Şehnâme’si İran (Fars) milliyetçiliğinin bir sembolü olarak ortaya çıkmış ve bu minvâlde algılanmıştı. Onun Şehnâme’si islâmî destek ve hassâsiyetin zayıflamasının kaynaklarındandı. (Shahbazi 92-93 ve 97)
Gazneli Mahmût’un Şehnâme’ye olan tutumu ve reaksiyonu Firdevsî’nin Şehnâme’sinde biçtiği rolün sebepleri hakkındaki gerekçelere dâir bir netlik kazandırmamaktadır. Sultân’ın güttüğü politikalarda oldukça pragmatik davrandığı göze çarpmaktadır. Onun saltanatının ilk dönemlerindeki İran ve Fars yanlısı tutumu Şehnâme’deki fikriyât ile paraleldir. Sultân daha sonraki yıllarda müslüman olmayan topraklara taarrûzları nedeniyle kendini ‘islâm kahramânı’ olarak lanse etmesi Firdevsî’nin eserine olan soğukluğunun sebeplerinden biridir. Bunun dışında resmî politikası ne olursa olsun Gazneli Mahmût’un Şehnâme’de Türkleri aşağılayan ve küçümseyen tavırlardan rahatsız olmuş olması muhtemeldir. Bu nedenle Şehnâme’de Türklere biçilen rolün sebeplerin anlamak ve ortaya çıkarmak için Firdevsî’nin Gazneliler ve özellikle Gazneli Mahmût hakkında ne düşündüğünü ortaya koymak gerekiyor.
Firdevsî İran’daki çeşitli iç karışıklıklar ve hanedân kavgalarının ardından İran’ı toparlayacak yeni bir Feridûn’un, ki İranlılar ve Turânlıların atababasıdır, çıkıp Orta Asya’dan gelen tehlîkeleri sona erdirmesini umût etmiştir. Firdevsî’ye göre bu kişi, Türk kökenine rağmen, Gazneli Mahmût’ta başkası olamazdı. Nitekim şâirin saray’daki gelişmeler hakkında edindiği bilgiler bunu teyît eder nitelikteydi. Resmî evrâklar tıpkı Sasânî Devleti’nde olduğu gibi Arapça yerine tekrar Farsça yazılmaya başlamıştı. Firdevsî’nin 984 yılından 1001 yılına kadar Gazneli Mahmût hakkında olumlu ve ümitvâr olduğu biliniyor. (Shahbazi 79-80) Firdevsî için Gazneli sultânı tüm İran yek vücût hâline getirip İran âdet ve geleneklerine göre yöneten ‘İran’ın kralı’ idi. Nitekim Gazneli Mahmût kendini İran ile özdeşleştirdiğini belirtmek için yazdırdığı soykütüklerde kendini son Sasâni kralı III. Yezdiğerd’e bağlıyordu. Bununla kalmayan Gazneli Mahmût kendine ‘Âl-i Afrâsiyâb’ diyen Orta Asya merkezli Türk Karahanalılara karşı mücâdele ediyordu. Milliyetçi duyguları ağır basan İranlılar Gazneli Mahmût önderliğinde bir ‘İran rönesansı’nın peydâh olmasını bekliyordu. Dînî duyguları daha ağır basan İranlılar ise Gazneli Mahmût’ta dîni savunan ve koruyan bir İranlı görüyordu. Bu iki gruptan ilkine yerleştirebeliçeğimiz Firdevsî bu düşünceye daha geç ulaşmıştır. Bunu, onun Şehnâme’sine başlamasından çok sonraları Gazneli Mahmût’a övgüler yağdırmasından anlıyoruz. Yâni Firdevsî kölemen soylu Gazneli Mahmût’a İran’ın ‘Krallar Kralı’ (Şêhinşâh) demeden önce bir müddet beklemiştir. (Shahbazi 83-85)
Firdevsî için Gazneli Mahmût politika düstûrunu değiştirmesi ile birlikte büyük bir hayal kırıklığı olmuştu. İran hükümdârlarına bir rehbêr yazmayı ümît etmiş olan Firdevsî İranlı bir hükümdârın Arap ve islâm yanlısı politika izlemesi gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştı. Bu Firdevsî nezdinde bir ihânet olarak algılanmıştır ve bu sebeple Firdevsî Gazneli Mahmût hakkında yazdığı hicîv’de Gazneli sultânına kölemen kökenini hatırlatmıştı.
Burada ilginç olan Firdevsî’nin İran kültürünün tekrar doğuşu ve gelişimi umûdunu Turân ve Türk soylu birine bağlamış olmasıdır. Bu Firdevsî’nin İran’a hükmeden Gazneli Türklerini ‘öteki’ olarak görmediği anlamına gelir. Nitekim şâirin yaşadığı büyük hayâl kırıklığı bu tezi desteklemektedir. Meseleyi daha da açmak gerekirse, Firdevsî için Gazneliler Şehnâme eserinde Türkleri (İran düşmânı) Turânlılarla özdeşleştirmek için belirleyici bir faktör değildi. Onun kölemenoğlu Sultân Mahmût’a ‘İran’ın kralı’ demesi ve onu Orta Asya merkezli Türklere, yâni Türânlılara, karşı İran’ın koruyucusu olarak görmesi Firdevsî’nin kültürel ve millî bilinç duygusunun etnik kökenden ziyâde coğrafya üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Firdevsî’nin İran’ında Farsça konuşulmalıydı. İran’ın öz âdetleri yaşatılmalı ve İranlılar geçmişleriyle gurur duymalıydı. Bu konuda ilâve edilmesi gereken husûs Firdevsî’nin ‘öteki’sinin asırlardır İran’ı tehdît eden ve Orta Asya topraklarında yaşayan Türkler olduğunu ve bunun öyle kaldığını vurgulamak gerekiyor.
Sonuç
Araştırma sorusu olan ‘Neden Firdevsî 11. yüzyılda yazdığı Şehnâme eserinde Türklere belirli bir rol vermiştir?’ meselesinin çevâbini bulmak için öncelikle Firdevsî’nin Şehnâme’yi neden yazdığı ve yazma gereği hissetiği irdelenmiştir. Bir 11. yüzyıl şâiri olan Firdevsî İran’ın dehkân (soylular ve toprak ağaları) zümresine âit olan Horasan kökenli bir şiî idi. Horasan bölgesi İran destânlarında ebedî düşman olarak addedilen Turân topraklarına sınırdır. Hattâ bu bölgede İran ile Turân’ın birbirine karıştığını da iddiâ edebiliriz. Kadîm İran destânı olan ve prensler arası toprak meselesi yüzünden peydâh olduğu anlatılan İran ve Turân mücâdelesini Firdevsî daha erken yaşlarda duymuştu. Âit olduğu zümre İran’daki yoğun islâmlaşma ve Araplaşmaya rağmen zerdüştlüğün baskın bir şekil verdiği İranî kimlik bilinci vardı.
Firdevsî İyi ve Kötü’nün ebedî savaşının bir sembolik ifâdesi olan İran-Turân mücâdelesini erken yaşlarından îtibâren yazmak niyetindeydi. Bu nedenle Dakikî’nin yarım kalmış eserini tamamlamak istiyordu. Eserini yazarken bilinçli olarak en ufak Arap ve Arapça etkisinden kaçınmaya çalışmıştır. Türkleri ise İranlılarla Feridûn isminde aynı atababaya sâhip olan Turânlılarla özdeşleştirmiştir. Fârisîlerin aksine çoğu Turânlılar Orta Asya’da göçebe hayât tarzında yaşamaktaydı.
Firdevsî İran târihini şâirâne bir şekilde yazmak emelindeydi. İslâm öncesi kadîm Pers kültürü müslüman olmuş birçok İranlı tarafından kâfirlik dönemi olması nedeniyle saldırıya uğramaktaydı. Firdevsî yapılan suçlamalara karşı kadîm İran âdetlerini ve zerdüştlüğü efsânevî Pers kralları hakkında olumsuz bir hâtıra yazarak savunmuştur. Bu eser Fârisîlere âdâlet ve bilgelikle yönetmek ve yönetilmek için öğretici bir rehbêrdi. Kişisel şöhret ve nâm salmak dışında Firdevsî’nin amacı (biraz anakronik yaklaşımla) İran milliyetçiliğini canlandırarak bir İran rönesansı peydâh etmekti.
Kaynaklarına sıkı sıkıya bağlı kalan Firdevsî’nin Şehnâme’sinin temelini İran târihi oluşturmaktadır. Vârolan islâmlaşmayı görmezden gelen eseri şâir Firdevsî Arap, islâm ve Türk karşıtı bir damarı olan bir şehnâme olarak tamamlamıştır. Bu konuda iletmek gerekirki mısrâlarında tüm bu karşıt tutumun yâni islâm, Arap ve Türklere yönelik olumsuz tavrın gerçekten Firdevsî’nin şahsî görüşlerini mi yansıttığı yoksa kaynaklarına sâdık olmasından dolayı bunları Şehnâme’de İranlı karakterlerin ağzından mı yansıttığı muâmmâdır.
Firdevsî’nin Şehnâme’sini yazma amaçları onun eserinde Türklere biçtiği rolün bir açıklamasını sağlayabilir. Nitekim Fârisîlerin ne olup olmadığını net bir şekilde ortaya koymak için bilinçli ve bir amaç netîcesinde Türkleri Turânlılarla özdeşleştirmiştir olabilir. Türkler eserde de görüldüğü gibi onların zıttıydı. İyi’yi bastıran ve yok eden Kötü’nün, Güneş’i karartan Ay’ın ve Fars aslanını korkutmaya çalışan kurdun temsîlcisiydiler. Destekleyici argümanların olmasına rağmen bu sonucu çıkarmak için henüz erken.
Turânlılar ve İranlıların atababasının ortak olmasından mütevellit İranlılar gibi Hint-Avrupalı olmayan Türklerin Turânlıların soyundan gelmiş olması mümkün görünmemektedir. Fakât efsâneye göre Turânlıların göçebe olması gerekmektedir. Bu sorunun cevâbı zannedildiğinden daha karmaşıktır. Türklerin en azından bâzı boylarına Hint-Avrupalılık atfeden bilim adamları olmuştur ve anakronik de olsalar Türkleri Turân pâdışâhı Afrâsiyâb ve Turânlılara bağlayan çeşitli efsâneler ortaya çıkmıştır.
Turânlıların târıhî kişiliklerine uygun özdeşleştirmeyi bulmaya kalktığımızda soluğu İskitlerde almak mümkündür. Genellikle İranî göçebeler olarak görülen İskitlerin Hint-Avrupalılığını destekleyen kaynaklar ayrıca onların Öntürk (proto-Türk) olma ihtimâlini savunan teorileri de desteklemektedir. Şimdilik bu konuda çıkarılabilecek tek sonuç İskitlerin heterojen bir topluluk olduğu ve kültürlerinin devâmını (ön)Türklerin sağladığı gerçeğidir.
Günümüz bilgileriyle dahi Turânlıların Türklerin atası olduğunu ispâtlamak mümkün değildir. Bu yüzden Firdevsî’nin bu ikisi arasında bir bağ kurması özel bir amaç nedeniyle olmuş olabilir. Firdevsî’nin yaşadığı dönemi ve dönemin kaynaklarını incelediğimizde çeşitli Arap ve Fars târihçi ve seyyâhların Türkleri Turânlılarla ilişkilendirdiğini görürüz. Yâni o dönem bu bağ genel kabûl edilen bir görüştü ve dönemin bir bilimsel hakîkatı idi. Kaynaklarına sâdık olduğu bilinen Firdevsî bu görüşleri muhtemelen tahakküm etmeden almıştır. Böyle bir durumda Türklerin Şehnâme’de Turânlılarla özdeşleştirilmesinin belirli bir amacı yok gibi görünmektedir.
Türklerin Şehnâme’de nasıl yansıtıldığına baktığımızda kadîm Grek eseri olan Homeros’un İlayda’sina benzerlik görmek mümkün. Firdevsî Türkler (Turânlılar) ve Farslar (İranlılar) arasında karşıtlığa vurgu yaparak son anılan gruba millî bilinç kurma ve kazandırma çabasındadır. Şâir eserinde Farsların cân düşmanının Türkler olduğunu vurgular ve onların kültürünün karşısına İran kültürünü koyar. Şehnâme’de Türkleri küçümseyen ve aşağılayan çok mısra vardır. Fakât Türklerin eserde yansıtılma şeklini Arapların yansıtılma şekline baktığımızda Firdevsî’nin Türklere daha saygılı olduğu gerçeği göze çarpar. Eserin bâzı bölümlerinde Türklerin yiğitliğinden ve güzelliğinden bahseder. Türklerin (Turânlıların) pâdişâhı Afrâsiyâb İranlı denktaşı Keykavûs’tan her konuda daha üstün görünmektedir. Firdevsî’nin Fârisîleri üstün tutmasına rağmen Türkler ve Fârisîler arasında bir denge kurmaya çalıştığı açıktır.
Şehnâme’de dönemin siyâsî konjoktürünün yansımış olduğunu söylemek mümkün. Eserin başlanması ve bitirilmesine kadar, ki bu 30 sene civârı sürmüştür, İranlı Samânîler Türk soylu ve kölemen kökenli Gazneliler tarafından tasfiye edilmişti. Firdevsî’nin eseri için hakettiği değeri Gazneli sultânı Mahmût tarafından görmemesinin gerçekliğini ikili arasındaki çeşitli etnik, dînî (mezhepsel) ve politik görüş farklılıkları desteklemektedir. Gazneli Mahmût’un Türkler hakkında yazılanları ve islâm öncesi kadîm İran döneminin göklere çıkarılmasını (ortodoks) bir sünnî olarak kabûl etmesi ilk etapta mümkün görünmemektedir. Yine de durum daha farklı ve karmaşıktır.
Firdevsî’nin eserini İran’daki Gazneli hâkimiyetine karşı yazmadığını onun eserinde Gazneli Mahmût’u övmesinden anlıyoruz. Firdevsî Gazneli Mahmût’ta İran’ı tekrar Türânlıların torunları olan Orta Asya’lı Türklere karşı birleştirecek ve savunacak yeni bir Feridûn olarak görmekteydi. Bunun netîcesinde Şehnâme’nin Gazneli Mahmût’un politikaları ile paralel gittiğini iletmek mümkündür. Gazneli Mahmût kendini İran topraklarını ve kültürünü savunmaya adamış İranlı bir hükümdâr olarak tasvîr etmekteydi. Fakât Firdevsî daha eserini tamamlamadan Gazneli Mahmût kâfir Hint topraklarına yaptığı akınların da etkisiyle politika değiştirmiş ve Arap ile islâm yanlısı bir tutuma girmişti. Artık o ‘İran’ın kralı’ olmaktan ziyâde bir ‘islâm kahramânı’ydı. Firdevsî’nin kendine göre hakettiği mukâfatı alamamasının sebebi büyük bir ihtimâlle budur. Bunun üzerine Firdevsî Gazneli Mahmût hakkında bir hicîv yazmıştır.
Kısacası, herşeye rağmen Firdevsî’nin Türklere, onları Fârisîlerin zıttı olarak kullanmak için, bilinçli bir şekilde Şehnâme’de belirli bir rol verdiği sonucunu çıkarmak mümkündür. Firdevsî’nin (eserinde) ‘öteki’si Fârisîlerin iyi tanıdığı Türklerdi. ‘Öteki’nin yansıtılması ve bir kültürün bir diğer kültürün zıttı olarak gösterilmesi kültürel bilinç ve millî bilinç oluşturmada mühîm bir tutumdur. Bu açıdan baktığımızda Şehnâme’de Türklerin (öteki ve olumsuz örnek olarak) İran kimliğinin ve İranlılık bilincinin oluşturulmasında ve canlanamsında katkısı olduğunu söylemek mümkündür. Burada altının çizilmesi gereken nokta Firdevsî için zıtlığın Türkler ve Farisîlerden ziyâde Turânlıların temsîlcileri olarak gördükleriyle İran’ın temsîlcisi olarak gördükleri arasındaydı. Yâni Firdevsî için aslında mesele âdetler, gelenekler (yaşam tarzı), iyilik, kötülük ve coğrafya meselesiydi.
KAYNAKÇA
Abdurrahman, Varis. ‘Tarihteki efsanevi Turan padisahi Alp Er Tunga hakkinda’
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/32/230.pdf 10 mart 2013.
Aktürk, Şener. ‘Representations of the Turkic Peoples in the Shahnameh and the Greco-Roman Sources’ Akademik arastirmalar dergisi 29 (2006) 15-26 aldaar 18
Axworthy, Michael. ‘Iran, empire of the mind: A history from Zoroaster to the present day’ (London 2008).
Bakır, Abdulhâlik ve Ahmet Altıngök. ‘Klasik ve çagdas kaynaklar isiginda Turan-Iran kavrami ve tarihsel cografyasi’ Tarih incelemeleri dergisi 26 (2011).
Bosworth, C.E. ‘The development of Persian culture under the early Ghaznavids’ Iran 6 (1968) 33-44.
--- ‘Barbarian incursions: The coming of the Turks into the islamic world’, in D. S. Richards ed. Islamic Civilization (Oxford 1973).
--- ‘The heritage of rulership in early Islamic Iran and the search for dynastic connections with the past’,Iran 11 (1973) 51-62.
--- ‘Central Asia: The Islamic period up to the Mongols’ Encylopaedia Iranica Online (10 mart 2013).http://www.iranicaonline.org/articles/central-asia-iv
Canfield, Robert L. ed. ‘Turko-Persia in historical perspective’ (New York 1991).
Chay Abdulhaluk ve G. Dremin, ‘Scythian vocabulary in the sources’ Turkic World
Dabiri, Ghazzal., ‘The Shahnama: Between the Samanids and the Ghaznavids’ Iranian Studies 43 (2010) 13-28.
Danismend, Ismail Hami. Türklük meseleleri (Istanbul 2006).
Diakonoff, Igor Mikhailovich. The paths of history (Cambridge 1999).
Durmuş, Ilhami. ‘Iskitler’ (Istanbul 2007).
Gandjeï, Tourkhan. ‘Turkish in pre-Mongol Persian poetry’ Bulletin of the School of Oriental and African Studies 49 (1986) 67-75.
Golden, Peter Benjamin. An introduction to the history of the Turkic peoples: ethnogenesis and state-formation in medieval and early modern Eurasia and the Middle East (Wiesbaden 1992).
--- ‘Some thoughts on the origins of the Turks and the shaping of the Turkic Peoples’ in Victor H. Mair ed.Contact and exchange in the ancient world (Honolulu 2006).
Hacîb, Yusuf Has. ‘Kutadgu Bilig’ (çev. Reşid Rahmeti Arat) Ankara 2003.
H.B. ‘The Shāhnāma of Firdūsī by Alexander Rogers’ The Journal of the Royal Asiatic Society of Great Britain and Ireland (januari 1910) 179-183.
Huntingford, G.W.B. ‘Who were the Scythians?’ Anthropos 30 (1935) 785-795.
‘Journey of man’ Yön. Clive Maltby, National Geographic Channel 21ocak 2003.
Karatay, Osman. ‘Iran ve Turan’ (Ankara 2003).
--- Türklerin kökeni (Istanbul 2012).
Kaşgarlı, Mahmût. ‘Divân-i lugât-it Türk’ (çev. Besim Atalay) Ankara 2000.
Khalegi-Motlagh, Djalal, ‘Ferdowsi, Abu’l-Qâsem: i. Life’ Encyclopaedia Iranica Online (10 mart 2013).http://www.iranicaonline.org/articles/ferdowsi-i
--- ‘Ferdowsi, Abu’l-Qâsem: ii. Hajw-nâma’ Encyclopaedia Iranica Online (10 mart 2013).http://www.iranicaonline.org/articles/ferdowsi-ii
Kimball, Jeannine Davis, ‘Amazonlar: Târihin gizli kalmış kahramanlarının peşinde bir arkeolog’ (çev. Mert Çağdaş) İstanbul 2013.
Keyser, Christine e.a. ‘Ancient DNA provides new insights into the history of south Siberian Kurgan people’ (9 nisan 2013).http://www.hamagmongol.narod.ru/library/keyser_2009_e.pdf
Köprülu, Mehmet Fuad. Early mystics in Turkish literature Londra 2006.
Kowalski, Tadeusz. ‘Sehnâme’de Türkler’ (‘Les Turcs dans les Sehnâme’ Rocznik orientalistyczny 15, 1939, 289-300) Erciyes Üniversitesi ilahiyat fakultesi dergisi 1 (?).
Kritzcek, James. Anthology of islamic literature New York 1964.
Levy, Reuben. The epic of the Kings: Shahnâma Chicago 1967.
Malcolm, John. History of Persia I (Londen 1815).
Nöldeke, Theodor ve Leonid Bogdanov ed. ‘Nöldeke’s The Iranian National epic or the Shahnamah’(‘Das iranische Nationalepos’, çev. Leonid Bogdanov) Bombay 1930.
Öğer, Adem. ‘Türk kültür târihinde Alp Er Tunga ve Uygur Türkleri arasinda onunla ilgili anlatmalar’ International periodical for the languages, literature and history of Turkish or Turkic 3 (2008) 508-523.
Robinson, B.W., ‘The Persian Book of Kings: An epitome of the Shahnama of Firdawsi’ Londra 2002.
Şeşen, Ramazan. Islam cografyacilarina göre Türkler ve Türk tarihi Ankara 2001.
Şişman, Bekir ve Muhammet Kuzubaş. ‘Şehname'nin Türk kültür ve edebiyatına etkileri’ Istanbul 2007.
Shahbâzi, A. Shâpur. ‘Ferdowsî, a critical biography’ Cambridge 1991.
Ullah, Najib. ‘Islamic literature: An introductory history with selections’ New York 1963.
Zutphen, Marjolijn van. ‘Het boek der koningen (Shâhnâme): De verhalen van Rostam’ (Şehnâme: Rüstem'in hikâyeleri) Amsterdam 2012.
Yarshater, E.,‘Afrâsiab’ Encyclopaedia Iranica Online (10 mart 2013)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



