3 Kasım 2015 Salı

Ord Prof Zeki Velidi Togan

  Ord Prof Zeki Velidi Togan

Hayatı, Eğtimi ve Kariyeri
Türgolog, tarihçi ve siyaset adamıdır. Tam adı Ahmet Zeki Velidi Togan’dır. Ötek Medresesi,
"Togan" sözcüğü "doğan" sözcüğünün Kıpçak Türkçesi alanındaki karşılığı, Başkurt Türkçesindeki şeklidir.
10 Aralık 1890 tarihinde Başkurdistan'ın İsterlitamak'a bağlı Küzen köyünde doğdu. Daha ilk mederse tahsilini yaparken bir yandan da özel Rusça dersleri alıyordu. Öğretmen olan annesinden Farsça öğrenmeyi de ihmal etmiyordu. 1902 yılında orta tahsil için Ütek'e bulunan dayısı Habib Neccar'ın medresesine gitti. Buradaki öğrenimi sırasında Arapça dersleri alarak dil bilgisini geliştirdi.

1908'de köyünden kaçarak Kazan'a gelip burada özel dersler aldı. Bu arada Katanov ve Aşmarin gibi bilginlerle tanıştı. 1909 yılında mezun olduğu Kasımiye medresesine “Türk Tarihi ve Arap Edebiyatı Tarihi Muallimi” oldu. 4 yıl süren bu öğretmenliği sırasında 1911 sonlarında yayınladığı Türk ve Tatar Tarihi adlı kitabı sayesinde meşhur olmaya başladı. Bu eserin iyi yankıları sayesinde Kazan Üniversitesi Arkeoloji ve Tarih Cemiyeti'ne aza seçildi.
Akademik çalışmalar [değiştir]

1913 yılında Fergana'ya, 1914 yılında Buhara'ya araştırmalar yapmak için gönderildi. Fergana'da Yusuf Has Hacib'in 11. yüzyıla ait Kutatgu Bilig adlı eserinin bir elyazması nüshasını buldu. Bu seyahat neticelerine ait hazırlamış olduğu raporlar başta Petersburg Arkeoloji Cemiyeti olmak üzere Kazan ve Taşkent Arkeoloji cemiyetleri mecmualarında yayınlandı. Bu arada Prof. Katanov'un şimdi İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü'nün esas nüvesini teşkil edecek olan kitaplarının Türkiye'ye gönderilmesine vesile oldu.
Siyasi yaşamı [değiştir]

Daha sonra Rus Millet Meclisi Duma'da Ufa Müslümanlarının temsilcisi olarak bulunmak üzere Petersburg'a gitti. Bilimsel çalışmalarına siyasî çalışmalarını da eklemiş oluyordu. Bu sırada Bolşevik ihtilâli patlak verince o da Türklerin durumunun düzelmesi için mücadeleye girişti.

Bolşevik İhtilâli'nden 22 gün sonra 29 Kasım 1917 tarihinde Başkurdistan ilinin muhtariyeti ilan edildi. Örenburg'u 18 Şubat 1918 tarihinde işgal eden Bolşevikler onu tutukladılarsa da 7 Haziran 1918 tarihinde hapisten kaçtı. Başkurt hükümeti kurulduğunda Togan, Harbiye Nazırı oldu. Bundan sonra Lenin, Stalin ve Troçki ile defalarca görüşütü fakat olumlu sonuç alamayınca Türkistan'a çekilip orada mücadeleye karar verdi.
Basmacı hareketi [değiştir]

1920-23 yıllarında Türkistan'da amansız bir mücadeleye girişti ise de başarılı olamadı. Basmacı Hareketi'nin içinde bulundu. Türkistan Millî Birliği'nin kurucusu ve ilk başkanıdır.
Türkiye'ye geliş [değiştir]

Paris, Londra ve Berlin'deki bir çok Orta-Asya tarihçisi onunla çalışmak istemesine rağmen, devrin Türkiye Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, Fuad Köprülü, Rıza Nur, Yusuf Akçura'nın istekleri sayesinde Türkiye'den davet aldı.

20 Mayıs 1925 tarihinde geldiği Türkiye'de, Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Encümeni'ne tayin edilmiştir. O zamanki Ankara'nın kitap açısından yetersiz olması yüzünden kendi isteği ile İstanbul Darülfünun'u Türk Tarihi Müderris Muavinliği'ne tayin edildi.

Bundan sonra İstanbul ve Anadolu kütüphanelerinde hummalı çalışmalarına başladı. Fakat, 1932 yılında I. Türk Tarih Kongresi'nde tıp doktoru Reşit Galip'in sunduğu Orta Asya'da iç deniz olduğu ve bunun sonradan kuruduğu konusu hakkındaki tebliğini eleştirince, Togan aleyhine bir kamuoyu oluştu. Kendisine takınılan bu kötü tutum üzerine ülkeyi terk etme kararını verdi.
Avrupa yılları [değiştir]

8 Temmuz 1932 tarihinde istifa ederek Viyana'ya gitti. 1935 senesinde Viyana Üniversitesi'nden felsefe doktoru ünvanı aldı.

1935-1937 yılları arasında Bonn Üniversitesi'nde, 1938-1939 yılları arasında Göttingen Üniversitesi'nde profesör olarak ders verdi.
Türkiye'ye dönüş [değiştir]

1939 yılında Millî Eğitim Bakanı'nın daveti üzerine tekrar Türkiye'ye geldi. İstanbul Üniversitesi'nde Umumî Türk Tarihi Kürsüsü'nü kurdu.

İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru 1944 yıllarında, Turancılık suçundan tutuklanıp mahkeme edildi. Bu Irkçılık-Turancılık Davası sonucunda 10 yıl hapse mahkum edildiyse de Askerî Mahkeme kararı bozdu ve Togan beraat etti.

1948 yılında yeniden döndüğü üniversitedeki görevine ölümüne kadar devam etti. 1951 yılında İstanbul'da toplanan XXI. Müsteşrikler Kongresi'ne Başkanlık etti. Bu onun bilimsel alandaki şöhretini çok daha artırdı.

1953 yılında İstanbul Üniversitesinde İslam Tetkikleri Enstitüsü'nü organize etti. 1967 yılında kendisine Manchester Üniversitesi tarafından bir onur doktorası verildi.

Zeki Velidi Togan 26 Temmuz 1970'te İstanbul'da vefat etti.

Oğlu Subidey Togan, Bilkent Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisat Bölüm başkanlığı yapmış iktisat profesörü, Kızı İsenbike Togan Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde tarih profesörü, diğer oğlu Emre Togan Harvard Üniversitesi'nde akademisyendir.

   Alıntıdır.


St.Petersburg'daki Petersburg Üniversitesi bahçesinde dikili, Zeki Velidi Togan anıtı
Gök Alp:
Atsız’ı Etkileyen Şahsiyetler: 3 ATSIZ ve ZEKİ VELİDÎ TOGAN


Atsız’ı özellikle tarihçilik alanda etkilemiş olan şahsiyetlerin başında Prof. Dr. Zeki Velidî Togan gelmektedir. Zeki Velidî, Başkurdistan’da doğmuş, zamanına göre aydın bir çevre içinde büyümüş, ilk öğrenimini babasının ve dayısının medreselerinde görmüştür. Genç yaşında Arapça, Farsça, Rusça, bunları ilâveten Almanca, hattâ Latince öğrenmiştir. Şaşılacak derecede okuma ve öğrenme tutkusu vardır. Üstelik, bir okuduğunu asla unutmayan hayret verici bir hafızaya sahiptir. Ailesinin yaşadığı çevre bir süre sonra ona dar gelmeye başlamış, babası izin vermediği için evden kaçarak büyük şehirlere yönelmiştir. Oralarda Rus tarihçiliğinin önemli isimleriyle tanışmış, onlarla birlikte çalışma imkânı bulmuştur. Ayrıca, nereye gittiyse oradaki yazma veya basma eski eserleri araştırıp bulmuş, bazılarını satın almış, bazılarını kopya etmiştir. Henüz yirmi yaşındayken de Türk tarihine dair ilk eserini yazmıştır. Bu eser ilgiyle karşılanmış ve Zeki Velidî’ye erken bir şöhret sağlamıştır.

Rusya’daki iç çalkantılar ve bu devletin sınırları içinde kalmış Türk topluluklarındaki millî uyanış belirtileri Zeki Velidî’yi siyasî mücadelenin içine çekmiştir. Başkurt temsilcisi olarak toplantılara katılmış, yazılar yazmış, hareketler örgütlemiştir. 1917 Bolşevik ihtilâlinin çalkantılı yılları içinde Başkurt istiklâlinin temsilcisi olmuş, zamanla daha geniş bir Türk birliğinin gerekli olduğunu görmüştür. Başkurtların düzenli ordusunu kurmuş, harbiye nazırı olarak bu ordunun komutasını üstlenmiş, yerine göre kızıllarla, yerine göre ihtilâl karşıtı beyazlarla çarpışmıştır. Bu arada, Komünist ihtilâlin Lenin, Stalin, Troçki gibi önderleriyle görüşmeleri olmuştur. Ancak, Bolşevikler güçlenip durumlarını kuvvetlendirince Türk topluluklarının bağımsızlık isteklerini görmezden gelmeye başlamışlar, böylece Zeki Velidî’nin onlarla arası açılmıştır. Bunun üzerine merkezî Türkistan’a geçerek, orada Basmacılarla birlikte Ruslara karşı mücadeleye girişmiştir. Bu mücadele başarısızlıkla sonuçlanınca da Avrupa’ya geçmiştir. Birçok ilim kurul uşu kendisiyle çalışmayı arzulamaktadır. Bu arada Dr. Rıza Nur ve Fuat Köprülü, kendisini ısrarla Türkiye’ye davet etmişlerdir. O da esasen Türkiye’ye gelmeyi eskiden beri istemektedir. Önce Ankara’da bir göreve getirilmiş, kısa süre sonra da İstanbul Darülfünûnu Tarih zümresi müderris muavinliğine (doçentliğe) tayin edilmiştir.

Atsız, yüksek tahsiline, o zaman İstanbul’da bulunan Askerî Tıbbiye’de başlamıştı. Üçüncü sınıfta iken disiplinsizlik suçlamasıyla okuldan çıkarılmış, o da zaten Türkolojiye meyli olduğu için İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Fakültesi’ne girmişti. Zeki Velidî ile Atsız’ın kader çizgileri burada kesişmiştir. Atsız, adının henüz Hüseyin Nihâl olduğu dönemde Zeki Velidî’nin öğrencisi olmuştur. Öğrencilik hayatı başarılı geçmiş, kabiliyeti dolayısıyla hocası Fuat Köprülü tarafından takdir edilerek onun asistanlığına getirilmiştir. Bu dönemde ilmî çalışmalarını ilerlettiği anlaşılmaktadır. Zira, “Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar” adlı hacimli eserini l935’te yayınladığına ve böyle bir eserin hazırlanması yıllar alacağına göre l930’ların ilk yılları bu çalışmalara hasredilmiş demektir. Bu sırada, Ankara’da Tarih Kongresi toplanmakta ve burada ünlü Tarih Tezinin kabulü için hazırlık yapılmaktadır. Ancak, Fuat Köprülü ve Zeki Velidî bu tezin bazı taraflarını ilmî bulmamaktadır, Kongrede bu görüşlerini dile getirmek üzere anlaşırlar. Toplantıda Zeki Velidî görüşlerini açıkça ifade eder ve bu yüzden şiddetli hücumlara maruz kalır. Durumu gören Fuat Köprülü ise itirazlarını açıklamaktan vazgeçer. Zeki Velidî’ye yapılan ağır hücumlar karşısında, Atsız, birkaç arkadaşı ile birlikte hocalarını destekleyen bir telgrafı Millî Eğitim Bakanına gönderir. O dönemde Üniversite Bakanlığa bağlı olarak yönetilmektedir. Atsız’ın bu hareketi hoş görülmez ve üniversiteden çıkarılıp ortaokul öğretmenliğine tayin edilir. Zeki Velidî de çareyi yurt dışına gitmekte bulur.
Viyana’da doktorasını tamamlayan Zeki Velidî, Bonn ve Göttingen niversitedeki üniversitelerinde İslam tarihi üzerine dersler verir. 1938’den sonra tekrar Türkiye’ye döner ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde hocalığa başlar. Daha doğrusu, l7 yıl önce bıraktığı yerden devam eder. O sırada İkinci Dünya Savaşı başlamıştır. Türkçü yayınlarda bir hızlanma görülür. Zeki Velidî, Türkçü dergilerin bir kısmında ideolojik olmaktan ziyade ilmî nitelikte makaleler yayınlar. Dr. Hasan Fgerit Cansever’le birlikte tarihî Türk Yurdu dergisini çıkarır. Ancak, bütün bu neşriyat hükûmetin sıkı denetimi altındadır ve zaman zaman engellemelere uğramaktadır. Bu süre içinde Atsız’la Zeki Velidî’nin sık görüştükleri ve dünya Türklüğünün bağımsızlığı yolunda birlikte çalıştıkları anlaşılmaktadır. 1944’teki Türkçülük dâvası sırasında da birlikte tutuklanıp yargılanırlar. Tutuklanmayla karar safhası arasındaki bir buçuk yılları hapishanede geçer. Zeki Velidî, hapishane günlerinde “Türk Tarihine Giriş” adlı büyük eserini tamamlar. Sonuçta Zeki Velidî ve Atsız, diğer sanıklara göre en yüksek hapis cezalarına çarptırılırlar. Ancak, Askerî Yargıtay bu kararları esastan bozar ve yeniden yargılanma sonunda beraat kararları verilir. Zeki Velidî, 1947’de üniversitedeki kürsüsüne döner, Atsız’a ise bir memuriyet verilmez. Ancak 1949’da Süleymaniye Kütüphanesi uzman memurluğuna tayin edilir. Bir yıl sonra da Haydarpaşa Lisesi edebiyat öğretmenliğine getirilir. Burada iki yıl görev yaptıktan sonra, 1952’de, bir kısım basının haksız yaygarası üzerine öğretmenlikten alınıp tekrar Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki göreve iade edilir. 1969’da emekli olana kadar da burada vazife yapar.

Atsız, Zeki Velidî’ye ömrünün sonuna kadar saygı ile bağlı kalmıştır. Saygısı, Zeki Velidî’nin önce hocası, sonra büyük bir tarihçi olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, daha gençlik yıllarında Ruslara karşı mücadele etmiş olmasının da hâtıraları henüz çok canlıdır. Fakat, asıl sebep Türkçülük yolundaki bıkıp usanmaz mücadele temposudur. Çeşitli baskılar karşısında eğilip bükülmemiş, dik durmasını bilmiştir. Bir karakter adamı olduğunu göstermiştir, ki Atsız açısından bu çok önemlidir. Zeki Velidî’nin her telefon edişinde kendisini “Ben onbaşı Atsız” diyerek tanıttığını işiten çoktur. Bu, hocası karşısındaki tevazuunu göstermesi bakımından ayrıca dikkate değer.

Atsız’ın Türkçülük anlayışı ile Zeki Velidî’ninki arasında her zaman tam bir mutabakat olmamıştır. Ayrı topluluklardan, ayrı anlayışlardan, farklı mizaçlardan gelerek ülkü yolunda birleşmelerinde bütün bu farklılıkların etkisi kaçınılmazdı. Her ikisi de ayrı ayrı hayat maceralarından geçmişlerdi. Zeki Velidî’nin bakışı daha ziyade Türk dünyasına çevrilmişti. Atsız ise, yalnız Türk dünyası ile değil, Türkiye’nin içiyle de yakından meşguldü. Ancak, bu yan unsurlar Türklüğün ve Türkçülüğün temel konularındaki müşterek tavırlarını gölgelememiştir.

Türk tarihine bakış açısı itibariyle Atsız’ın Zeki Velidî’den etkilendiği söylenebilir. Atsız, Türk tarihinin çok devletli olarak incelenmesini kabul etmiyordu. Ona göre, devlet olarak adlandırılan kuruluşlar, hanedan değişiklikleri sebebiyle ayrı ayrı isimlendirilmekteydiler. Türkler, tarih boyuncu iki büyük devlet kurmuşlardı: Biri, Türkistan’da Doğu Türkeli, diğeri Türkiye’de Batı Türkeli. Türk tarihini de buna göre tasnif ederek yeniden yazmıştı. Ancak, bu eserinin âkıbeti vefatından sonra meçhul kalmıştır.

Zeki Velidî, ilim hayatının başından sonuna kadar Cengiz Han’ın ve kurduğu devletin Türk olduğunu ileri sürmüştü. Atsız da, onun bu tutumunu benimsemiş, Cengizlileri Türk tarihi kadrosu içine almıştır. Atsız’a göre, bunun bir başka sebebi de, tarihin gördüğü en büyük cihangirlerden ve en büyük imparatorluklardan birinin Türk olmasının kazandıracağı şeref ve gurur payıdır. Zeki Velidî ile Atsız’ın bu görüşlerini paylaşan başka Türk tarihçileri pek yoktur.

Atsız, kendisinden beş yıl önce vefat eden Zeki Velidî Togan’ın Beyazıt Camii’ndeki cenaze merasiminde çok müteessirdi. Belki, kardeşi Nejdet Sançar’ın vefatındaki kadar müteessirdi. Büyük tarihçiler de günün birinde çekilip gidiveriyorlar, büyük Türkçüler de. Ve, ne yazık ki onların yerlerini doldurmak mümkün olamıyor.
Başlıca Yapıtları
Türk Kavimlerinde Dört Mısralı Şarkılar(1910)
Türk ve Tatar Tarihi(1912)
Bugünkü Türkistan ve Yakın Mazisi(1928-1942)
Moğollar Devrinde Anadolu’nun İktisadi Vaziyeti(1931)
Türkistan Tarihi(1939)
Buruni’nin  Dünya Hakkında Tasavvuru(1946)
Moğallar Cengiz ve Türklük(1941)
Umumi Türk Tarihine Giriş 1(1946)
Tarihte Usul(1950)
Harezmce  Tercümeli Mukaddimetü’l  Edep(1951)
Hatıralar (1969)
Türklüğün Mukadderatı Üzerine(1970)
Kur’an ve Türkler(1971)
Oğuz Destanı(1972)

Altınordu (Altın Ordu) İmparatorluğu (Türk Devleti, Hanlığı)

Altınordu (Altın Ordu) İmparatorluğu (Türk Devleti, Hanlığı)

Cengiz Han'ın 1227'de ölümünden sonra, büyük hanlık makamını Ögedey işgal etti. Onun hâkimiyeti, Türk-Moğol Hakanlığı'nın teşkilâtlandırılması bakımından mühimdir. Bu maksatla kurultaylar toplanmış ve bazı umumî kurallar konulmuş, Cengiz'in "yasa"sı tatbik edilmekle beraber, şehirli ve köylü ahalinin ihtiyacına göre bir idare kurulmuştu. 1235'te devlet işlerini alâkadar eden yeni meseleler münasebetiyle toplanan büyük kurultayda, Batı Seferi, yani Doğu Avrupa'nın istilâsı kararlaştırıldı. Bu maksatla, bilhassa Türklerden olmak üzere, büyük bir ordu toplandı. Miktarı bilinmeyen bu Moğol-Türk ordusunun, birkaç yüz bin kişiden ibaret olduğu muhakkaktır. Fütuhatın başlangıcı, 1236 yılına rastlar.
Bu muazzam ordunun başında Cengiz'in torunu, Batu (Çoçi Oğlu) bulunuyordu. Aslında Harezm, Kafkasya ve İrtiş'in batısı büyük oğlu Cuci'ye düşmüştü (1224). Fakat Cuci, Cengiz Han'dan az önce öldü ve ona ayrılan yerler oğlu Batu Han'a verildi. Ona verilen bölgede kurulan devletin adı "Altınordu", asıl kurucusu da Batu Han'dır. Altınordu adı, Moğolca'da çadır demek olan "Orda" kelimesinden gelir. Hanların ordugahında han çadırının üzeri altın kaplama olduğu için, bu çadıra "Altınorda" deniliyordu. Zamanla bu kelime, Türkçe'de "Altınordu" şeklinde yazıldı.
Hem Altınordulular, hem de "kral sarayı" ve "ordugâh" anlamlarında kullanılır. Batu Han'a ait olan yerlere, babasının adından dolayı "Cuci Ulusu" deniyordu. Ulus, "Birleşik İller" anlamında, yani yer adı olarak kullanıyordu. Sefere, ondan başka birçok Çingiz oğulları (prensleri) de iştirak edeceklerdi. Ön kıtaların kumandanı olarak da en meşhur generallerden biri olan Sobutay'ı (Sübegetey, Sübetey) görüyoruz. Askerlerin büyük bir çoğunluğunu, Orhun ile Yayık ve İrtiş aralarında yaşayan Türk kabileleri teşkil ediyordu. İlk darbe Bulgarlar üzerine oldu. Bu hareket, 1224'de Bulgarlar'ın, Don boyundan dönen Moğol kıtalarına hücumlarının öcünü almak için yapılmıştı.
Bulgarlar az bir zaman içinde yenildiler; başta Bulgar olmak üzere, şehirleri tahrip edildi. Şehirlerden ve büyük yollardan uzakta kalan halkın, bu istilâdan zarar görmediği muhakkaktır; şehirli ve köylü ahaliden birçoğunun da kaçarak, ormanlarda saklandığı anlaşılmaktadır. Bu suretle, Moğol istilâsından sonra, Orta İdil sahasındaki Bulgar unsuru ortadan kaldırılmış olmadı; yok olan şey, müstakil bir Bulgar devletiydi. Nitekim, çok geçmeden, bu bölgede Bulgar beylerinin yeniden faaliyette bulunduklarını görüyoruz.
1237 sonunda kış mevsimi olmasına rağmen, Moğol-Türk ordusu, Rus bölgesinin istilâsına başladı. Bu sıralarda Rus yurdu, birçok knezliklere bölünmüştü. Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, muhtelif mıntıkalarda, knezleri, müstakil birer beylik hâlinde hükümet etmekte idiler; artık Kiyef (Kiev) merkez olmaktan çıkmıştı; onun yerine Suzdal Rusyası (Merkezi Vladimir) yükselmişti; batıda da Haliç knezleri kuvvet bulmuşlardı.
İlmen Gölü'nün kuzey sahilindeki Novgorod şehri de mühim bir iktisadî ve siyasî merkez vaziyetinde idi. Bu Rus knezlikleri arasında mücadeleler eksik olmadığından Rus yurdu, âdeta, daimî bir anarşi manzarası arz etmekte idi. Batu Han'ın orduları, 1237'de Bulgar memleketinden hareketle Suru (Sura) ırmağının baş kısmını geçtikten sonra, Ryazan üzerine yürüdüler; bir darbe ile burayı ele geçirdiler; o sıralarda ehemmiyetsiz bir kasaba olan Moskova'yı yaktılar. Vladimir, Suzdal, Rostov ve Volga kıyısındaki Yaroslav şehirlerini zaptettiler; bütün bu şehirler birer kale idi.
Türk-Moğol ordusunun, yalnız açık meydan muharebesinde değil, kaleleri kuşatmak ve zaptetmek hususunda da fevkalâde becerikli oldukları görülüyor. Kışın şiddetine rağmen, Batu Han kuvvetleri, 2-3 ay zarfında birçok kale ve şehri ele geçirdiler. 1238 baharı geldiği zaman bu ordu, İlmen Gölü'nün güneyinde, Lovat ırmağına varmış bulunuyordu; fakat mevsimin icabı olarak, daha fazla kuzeye, yani Novgorod istikametine gidilmemiş, orduların güneye dönmesi uygun görülmüştü.
Bu defa Oka nehrine yakın Kozelsk şehrinin fazla direnmesi, ordunun hareketini biraz yavaşlatmışsa da, bu kale zapt edilip ahalisi kılıçtan geçirilince, Moğol-Türk kuvvetleri, 1238 ilkbaharında, Don ile Dnyeper nehirleri arasındaki sahaya gelmişlerdi. Bununla, seferin ilk safhası sona erdi. Gayet kısa bir zaman içinde, hem de kış olmasına rağmen, Batu Han, "yıldırım" harbiyle Rus yurdunun en mühim kısmını zapt ve Rus knezlerinin askerî kuvvetlerinin dayanak noktalarını imha etmişti. Tarihte ilk defa olmak üzere, doğudan gelen Türk istilâsı, bir darbede Rus knezlerinin siyasî varlıklarını ortadan kaldırmıştı.
Bu Moğol-Türk hareketinin ikinci safhası, Kumanlar'a karşı oldu. 1224'de Kalka boyundaki savaştan sonra, Kumanlar, Türk-Moğol İmparatorluğunun düşmanları arasında sayılıyorlardı. 1238-39 yılındaki seferlerin neticesinde, Kumanlar, Don boyu ve bütün Kıpçak sahrasından kovuldu; bir kısmı kuzeydoğu'da Kama Bulgarları arasına gitmiş, kalanları da Macaristan'a iltica etmişlerdi.
Bu suretle, Kama boyundaki Kıpçak ve galiba Kumanlar'la birlikte olan, Yimekler'in gelmesiyle Türk unsuru artmış ve hattâ Bulgarlar bile Kıpçaklaşmışlardı. Bu suretle Moğol istilâsının bir neticesi de Orta İdil boyundaki Türk ahalisinin yeni şekilde karışmasını mümkün kılmasıdır; bugünkü Kazan Türkleri'nin kavmî oluşumları işte bu tarihî olaylarla izah olunmaktadır.
Batu Han, Kumanlar'ın işini bitirdikten sonra, 1240'da Kiyef şehrini, kısa süren bir muhasaradan sonra zaptetti. O sıralarda Kiyef'in zaten büyük bir ehemmiyeti kalmamıştı. Daha batıda olan Vladimir ve Haliç şehirleri de Moğol-Türkler tarafından işgal edilerek, bütün Rus yurdu, Batu Han'ın eline geçmiş oldu. İstilâ kuvvetlerinin büyük bir kısmı, Kumanlar'ın gittikleri, Macaristan'a yürürlerken, bir kolu da Lehistan'ın güney eyaletleri üzerinden, Silezya'ya kadar ilerlediler.
1241 ilkbaharında, Liegnitz yakınında karşılarına çıkan Alman kuvvetlerini yendiler; fakat daha ileriye gidemeyerek, Macaristan'a döndüler. Moğol-Türkler'in bir kolu, hattâ Balkanlar'a girmiş ve Adriyatik sahillerine bile yaklaşmıştı. Bu suretle, 1240-41 seferi, tam bir başarıyla bitmiş, Batu Han'ın ordusu bütün meydan muharebelerini kazanmış, binlerce kilometre genişliğinde Doğu Avrupa sahasını işgal ile, burada önce mevcut bütün askerî ve siyasî varlıklara son vermişti. Cengiz hayatta iken, batıdaki bütün sahanın Coçi'ye verileceği belli olmuştu; buna göre, Batu Han'ın zaptettiği yerler Coçi ulusu olacaktı.
Batu Han, 1241 yılında, İdil'in (Volga) aşağı mecrasına dönmüş ve nehrin sol sahilinde "Orda"sının (Karargâh) merkezini kurmuştu: Burası Saray adını aldı ve çok geçmeden eski Bulgar ve İtil şehirlerinin yerini tuttuğu gibi, onlardan farklı olarak Doğu Avrupa, Hazar denizi ve Aral denizi civarlarıyla, Batı Sibir'in en mühim siyasî merkezi oluverdi.
Saray şehrinin kurulduğu yer "Cuci Ulusu"nun ortasında ve büyük ticaret yolu üstünde bulunması bakımından, cidden gayet doğru olarak tespit edilmişti. Bu sebeptendir ki, Saray şehri az zaman içinde yükselivermişti.
Cengiz oğulları arasında en değerli kumandan ve dirayetli devlet adamı olarak tanınan Batu Han'ın, ancak hakanlığın bütünlüğünü korumak namına, Karakurum'daki hakanı tanıdığı ve zahiren ona itaat ettiği anlaşılıyor. Halbuki Batu Han, kendi ulusunda istediği gibi icraatta bulunuyordu. Onun hâkimiyeti, 1255'de ölümüne kadar sürmüştür. İrtiş boyundan, Aral denizinin kuzey mıntıkası da dahil olmak üzere Kama ve bütün İdil havzası, Özü boyu ve Turla (Dnyestr) mıntıkasına kadar uzanan geniş bir sahada, fütuhatı takiben, yeni bir idare sistemi kuran ve merkezi Saray olan Moğol-Türk ordusuna da gereken nizamı veren Batu Han olduğundan, o, hakkıyla Altın Ordu Devleti'nin kurucusu sayılmaktadır.
Bu devletin teşkilâtı, Cengiz yasası ve büyük Moğol-Türk Hakanlığı'nda tatbik edilen esaslara dayanmakla beraber, mahallî birçok hususların tanzimi ve bu memleketlerde mevcut eski geleneklerin de göz önünde tutulması lâzım gelmekte idi. Eski Bulgar Hanlığı ve Rus knezliklerinde Altın Ordu'nun menfaatlerine en uygun görülen bir sistem tatbik edilmesi lazım geliyordu. Bu bakımdan yeni sistemin, Batu Han tarafından başarıyla uygulandığı görülmektedir.
Batu Han, Saray şehrinde oturuyor, fakat hukuken, Karakurum'da oturan ve Büyük Hakan olan amcası Ögeday'a (Oktay'a) bağlı bulunuyordu. Ögeday Han'ın yerine Büyük Hakan olan Mengü, 1259'da ölünce, Batu Han, Karakurum'la ilişkilerini gevşetti, ama şeklen hala oraya bağlı idi.
Batu Han, Saray şehrinde hüküm sürerken, kardeşi Orda, Doğu Kıpçak yöresini idare ediyordu. İmparatorluğun doğu yöresine Ak Ordu, Batu Han'ın hakim olduğu batı bölgesine ise Gök Ordu denmiş, sonradan Gök Ordu'nun adı Altın Ordu olmuştur. Bugün Altın Ordu diye andığımız devletin ilk adı, işte bu Gök Ordu'dur. Devlet ikiye ayrılmış, fakat Ak Ordu hanları Altın Ordu Hanı'na bağlı kalmışlardı.
Batu Han'ın ölümünden sonra yerine küçük kardeşi Berke Han geçti (1257). Berke Han, kendi adına sikke bastırmak suretiyle Karakurum'la ilişkisini keserek bağımsızlığını ilan etti. Ayrıca, Yenisaray şehrini kurarak, burasını yeni başkent yaptı.
Bu sırada Cengiz Han'ın öteki oğulları, birbiriyle anlaşmazlığa düşmüş, Büyük Hakanlık tahtı için kendi aralarında savaşmaya başlamışlardı. Berke Han, bu durumu iyi değerlendirdi. Büyük Hakanlık savaşında, önce Artık Böke'yı tuttu. Ama bu savaştan Kubilay Han galip çıkmıştı ve bu yüzden Büyük Hanlıkla ilişkisi büsbütün kesilmişti.
Cengiz İmparatorluğu'nun paylaşılmasında, Harezm bölgesinin Çağatay Han'a düştüğünü söylemiştik bu ülke Artık Çağatay Ülkesi veya Çağatay Ulusu diye anılıyordu. Şimdi burada, Algu Han hüküm sürmekteydi.
Berke Han, Kafkasya'ya bir sefere çıktığı sırada Algu Han, sınırlarını Altın Ordu sınırlarını aşacak kadar genişletmiş bulunuyordu. Bu yüzden araları açıktı. Öte yandan İlhanlı hükümdarı Hülagu, Kafkasya'ya girince, onlarla savaşmak zorunda kaldı. Bu kardeş hükümdarların ikisi de, zengin Azerbaycan topraklarını ellerinde tutmak istiyorlardı. Bu yüzden aralarında savaş çıktı. Berke Han, Hülagu'yu tam bir bozguna uğrattı.
Berke Han'ın İlhanlılarla savaşması, Kıpçak ülkelerinden gelip Mısır'da devlet kuran Kölemenlerle (bkz. Memlûklar) arasında bir yakınlaşmaya sebep oldu.
Kölemen Sultanı Baybars ile dosluk kuran Berke Han, Bizans'la da ilgilenmeye başladı. 1265 yılında, yeğeni Nogay'ın komutasında 20 bin kişilik bir orduyu, Tuna'nın güneyine geçirdi. Bizans ordusunu yendi ve imha etti. Bu seferi ile, İstanbul'da esir bulunan II. Keykavus'u da kurtararak, Kırım'a götürdü.
Berke Han, 1266'da ölünce, yerine Batu Han'ın torunu Mengü Temür geçti Mengü Temür, Kölemen Sultanı ile iyi ilişkilerini devam ettirdi ve Ögeday ile Çağatay oğulları arasındaki savaşlarda Ögeday'ın oğullarını destekledi. Bu sırada Berke'nin yeğeni Emir Nogay'ın nüfuzu çok artmış, devleti o yönetmeye başlamıştı. Emir Nogay bu nüfuzunu tam kırk yıl korudu ve bu süre içinde Altın Ordu hakanlarını tahta çıkaran ve onları kendi otoritesi altında tutan bir kumandan olarak kaldı.
Mengü Temür'den sonra, sırasıyla Tuta Mengü ve Teleboğa tahta çıktılar. 1291 yılında tahta çıkan Tokta Han ise, Emir Nogay'ın baskısından kurtulmak için fırsat kolladı ve nihayet 1300 yılında onunla savaştı ve galip gelerek öldürttü. Böylece devletin tek hakimi oldu. O tarihten sonra Aşağı İdil, Yayık ve Embe ırmakları boylarında yaşayan ve Emir Nogay'a bağlı kalmış olan boylara ve kavimlere "Nogaylar" denildi.
Tokta Han, 1312'de öldü ve yerine Özbek Han geçti. Özbek Han zamanında, Altın Ordu Devleti, tamamen bir Türk devleti oldu. Özbek Han, kız alıp vererek Kölemenler (Memlûk) Devleti ile akrabalık kurdu. Artık, hükümdar ailesi, yalnız dil ve kültür bakımından değil, kan bakımından da Türkleşmişti. Halk, zaten Türk idi, fakat artık bütün Kuzey Türklerine (Oğuzlara, Bulgarlara, Kıpçaklara ve Kumanlara) Tatar deniyordu ve Türk kültürü de, Tatar kültürü olarak anılacaktı.
Tahta çıktığı zaman 30 yaşında olan Özbek Han, dinamik bir hükümdardı. Azerbaycan'ı zaptetti. Rus prenslerinden alınan vergi sisteminde değişiklik yaptı. Müslümanlığa da önem verdi ve Saray şehri, önemli bir din merkezi oldu. Pek çok medrese ve cami yaptırdı. 1341'de ölen Özbek Han'ın yerine, önce oğlu Tini Bey, ondan bir yıl sonra da öbür oğlu Cani Bey geçti. Cani Bey, Altın Ordu Devleti'nin son büyük hükümdarı sayılır. Onun zamanında devlet, daha da güçlendi. İran'daki İlhanlılar Devleti dağıtıldı ve Cani Bey, Tebriz'i tamamen ele geçirdi. Fakat bu devirde, Altın Ordu Devleti'nin, Kölemenlerle (Memlûklar) ilişkisi kesildi. Çünkü, Anadolu'da kurulan yeni ve güçlü diğer bir Türk DevletiOsmanlılar, bir yandan Balkanlara geçmiş, bir yandan da güneye yönelmişlerdi.
Cani Bey, 1357 yılında ölünce, karışıklıklar başladı. Cani Bey'in oğlu tahta çıktı ve ancak iki yıl yaşadı. 1360-1380 yılları arasında süren kargaşalıkta, 14 han tahta çıktı. Yirmi yıl süren bu karışık dönemden sonra, 1380'de, tahta çıkan Toktamış Han, duruma hakim oldu. 1359'da ölen Berdi Bey'den sonra, Batu Han hanedanı sona ermiş bulunuyordu. Toktamış Han, taht üzerinde otoriteyi kurmuştu, ama bu arada birçok emir, bağımsızlıklarını ve hanlıklarını ilan etmiş bulunuyorlardı. Ayrıca, Litvanya ve Podolya prenslikleri de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Emir Mamay Mırza ise, kendi başına hareket edecek bir güç ve nüfuza erişmişti ve Özbek Han'ın oğullarından Abdullah'ı tahta çıkardı. Böylece Altın Ordu Devleti, ikiye bölünmüş oluyordu.
Toktamış Han, Timur Han'dan yardım görerek, birliği yeniden kurmuştu. Ayaklanan Rusları ve Litvanyalıları da yenmişti. Bu başarılarını, Timur'un yardımlarına borçlu idi. Ama, durumunu düzeltip güçlenince, Timur'la ilişkisini kesmek istedi. Aralarında böylece başlayan anlaşmazlık büyüdü. Timur'la Toktamış Han arasında savaş kaçınılmaz oldu. Nihayet, 1395 yılında yapılan Terek Savaşı'nda, Timur Han galip geldi ve Altın Ordu Devleti'ni, bir daha belini doğrultamayacak şekilde çökertti. Altın Ordu Devleti'nin başına, Kutluk Han'ı getirerek çekildi.
Toktamış, batıya kaçarak Litvanya'ya sığınmıştı. Litvanya Kralı Witold'un yardımı ile, geri dönüp tahtını ele geçirmeye çalıştı, ama Kutluk Han'a yenildi. Litvanya ordusu, büyük bir bozguna uğratıldı.
Kutluk Han, 1401'de ölünce, Emir Edige Mırza, onun yerine Şadi Bey'i tahta çıkardı. Bir süre sonra Edige Mırza ile anlaşmazlığa düşen Şadi Bey, tahtı bırakıp kaçmak zorunda kaldı. Yerine, Pulat Bey geçti. 1409'da Rusları da yenen Edige Mırza, bundan sonra gücünü kaybetmeye başladı. 1419'da, Toktamış'ın oğlu Kerim Berdi ile yaptığı bir savaşı kaybetti ve öldürüldü.
Bu sırada Litvanya, yeniden kuvvetlerini toplamış ve Altınordu Devleti üzerine baskısını arttırmaya başlamıştı. Bu, Altınordu Devleti'nin bölünmesine de yol açtı. 1437'de Uluğ Mehmed'in hakanlığı sırasında, devlet ikiye bölündü. Bu bölünme sonunda, kuzeyde Kazan Hanlığı kuruldu. 1441'de, Hacı Giray Kırım'da hanlığını ilan etti.
Bölünmeler devam ediyordu. 1486'da, Astrahan Hanlığı da kuruldu. Bu kargaşalıktan yararlanan Moskova Prensliği, 300 yıllık Türk hakimiyetinden kurtulmuş oluyordu. 1502'de, Kırım Hanı Mengli Giray, artık Osmanlılara tabi idi, fakat serbest hareket ediyordu. Gittikçe gücünü arttırarak hakimiyet alanını genişletti.
Altınordu'nun son hanı Şeyh Ahmed'in öldürülmesinden sonra, bu devlet, ortadan kalkmış oldu.
Altınordu Devleti'nin ortadan kalkmasından sonra, bir çok hanlık meydana geldi. Ama bunlar, Büyük Altınordu Devleti'nin yerini tutamadılar. Altınordu, hem Türk dünyasının hem de bütün Doğu Avrupa'nın en önemli devletlerinden biri olmuş, bütün bu ülkeleri siyaset, ekonomi ve kültür bakımından etkisi altına almıştı.
Altınordu devleti zamanında, gerek Bulgar ve gerek Rus yurdunda, eski idarede birtakım değişiklikler yapıldı. Her iki memleket, Altın Ordu'nun vassalı (tabii) olmakla, birtakım yükümlülüklere tabi tutuldular. Bu bakımdan, bilhassa Rus knezliklerinin vaziyeti enteresandır. Moğol-Türk kuvvetleri, fazla bir kalabalık teşkil etmediklerinden, bütün Rus şehirleri ve köylerini işgal altına alıp Rus yurdunda kalmalarına maddeten imkân yoktu. Bu sebeptendir ki, kendileri için daha elverişli olan bozkır sahalarını işgal etmişlerdi.
Rus knezliklerindeki hâkimiyetleri idame ettirebilmek için de, birtakım askerî ve idarî tedbirler alınmakla yetinildi. Evvelâ, öteden beri mevcut olan knez idaresini olduğu gibi bıraktılar; Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, knezliklerin hâkimiyetlerini tanıdılar, hattâ istilâdan önceki büyük ve küçük knezlikler bile muhafaza edildi; yalnız şu şartla ki, knezler makamlarını han'a tasdik ettirmeğe mecburdular; yani han'ın tabii sayılıyorlardı.
İç intizam ve asayiş, yani polislik vazifesi, knezlerin eline bırakılmıştı. Bunun dışında, memleketin umumî asayişine, han'a karşı mükellefiyetlerin yerine getirilmesine ve düşmanca hareketlerin ortaya çıkmasına mâni olmak maksadıyla, han tarafından tâyin edilen yüksek memurlar gönderilmekte idi.
Rus yurdundaki, 240 yıl süren, bu "Tatar" hâkimiyetinin, Rus tarihi ve Rus halkı üzerinde, çok yönlü tesiri olduğu muhakkaktır. Batu Han, buraları zaptettiğinde Rus yurdu, tam bir siyasî anarşi içinde çalkandığından, iktisadî ve kültürel refahın gerekli şartlarından biri olan iç emniyet, mevcut değildi. Altın Ordu tarafından tespit edilen kuvvetli bir disiplin, evvelâ her yerde iç emniyet ve asayişin yerleşmesine neden oldu; yine bu asayişin kurulmasıyla ilgili olarak, Saray ile Rus knezliklerindeki başkanlar ve darugalar, yahut askerî başbuğlar (tümen, bin ve yüz beyleri) arasında, muntazam bir münasebet temini maksadıyla, daha Cengiz zamanında kurulan posta usulü, yeni yol sistemi geliştirildi.
O zamana kadar bir tek para sistemi olmayan Rus yurdunda, aynı esaslar üzerinde sikke bastırıldı. Rusça "dengi" (dengi=para, tenke) tabiri, Türkçe tiyin (sincap derisi) sözünden gelmiştir; gümrükler intizamlı bir hale kondu ki, Rusça "tamojnya" (gümrük) tabiri de Türkçe-Moğolca tamga-damga sözünden gelmektedir. Bunun dışında, Rus knezlerinin, büyüklerinin ve askerlerinin, Saray'a ve hattâ İç Moğolistan'a kadar gitmeleri, birçok Rus büyüklerinin Tatarlar ile düşüp kalkmaları, Ruslar'ın yaşayış, giyim tarzlarında olduğu gibi, düşünüş ve görüşlerinde de Tatarlar'ın tesiri altında kalmalarına sebep olmuştur. Aynı şekilde, Altın Ordu'da tatbik edilen kuvvetli bir merkeziyetçi devlet rejiminin ve han otoritesinin, dolayısıyla Rus knezlerine bir örnek teşkil ettiğinde şüphe yoktur.
Rus tarihinde "Tatar boyunduruğundan" bahsetmek o kadar moda olmuştur ki, Sovyet Rus tarihçileri bile bu tâbiri tekrar ele almışlardı. Şüphesiz yabancı bir zümrenin, hele ırk ve din bakımından büsbütün ayrı olan bir kavmin hâkimiyeti, kolay bir şey değildir. Fakat, 240 yıl süren Altın Ordu hâkimiyeti neticesinde Ruslar, dillerini, dinlerini, topraklarını ve idare teşkilâtlarını tamamıyla muhafaza etmekten başka, bütün bunları kuvvetlendirmeğe de muvaffak olduklarına bakılırsa, bu Tatar hâkimiyetinin "boyunduruk" olmadığı anlaşılır. Yalnız yabancı bir zümrede değil, normal hükümet idaresinde bile, isyan çıkarsa derhal bastırılır ve bu münasebetle şiddet kullanılır, sırasına göre binlerce kişi öldürülür; mükellefiyetler yerine getirilmediği zaman, güç ve şiddetle bunların icrası için zor kullanılır. Altınordu baskakları ve darugalarının da başka türlü hareket etmedikleri, tarihî bir hakikattir.
Altınordu'nun Rus knezliklerindeki hâkimiyetinin, sonraki Rus çarlarının Kazan, Başkurt, Sibir, Kırım, Kafkas ve Türkistan'daki hâkimiyetlerine nispetle kat kat yumuşak olduğunda, zerre kadar şüphe yoktur. Korkunç İvan'ın ve Romanof ailesinden gelen Çar hükümetlerinin, Türk kavimlerini imha yolunda aldıkları tedbirlerin onda birinin, Altın Ordu hanları tarafından alınmadığı muhakkaktır. Rus knezlerine yapılagelen bazı tazyikler ve şiddetler, daha ziyade Ruslar'ın Saray'da, hanlar yanında yaptıkları entrikalardan ileri gelmiştir. Moğol-Türk devleti an'anesinin icabı olarak Altın Ordu'da tam bir din ve dil toleransı vardı.
Metbu [bağımlı, tâbi olan] kavimler, pek de ağır olmayan mükellefiyetleri doğru dürüst yerine getirdikten sonra, lüzumsuz yere tazyike maruz kalmıyorlardı. Rus kilisesi, Altın Ordu hanlarının verdikleri "yarlık"lar sayesindetarhanlık kazanmıştı; yani her nevi vergi ve mükellefiyetlerden kurtulmuştu; böyle olmasına rağmen, sonraları Tatarlar'a karşı Rus imha siyasetini besleyen müessese, bilhassa, kilise olmuştur.
İkibuçuk yüzyıl süren Tatar hâkimiyetinin tesiri meyanında, Altın Ordu hanları, Rus ahalisi nazarında, tam bir hükümdar gibi telâkki ediliyordu; bu yüzdendir ki Rus knezleri, ancak Altın Ordu hâkimiyetinden çıktıktan sonra "Çar" lâkabını almağa cesaret ettiler. Batu Han'ın kumandasında fütuhat yapan kuvvetlerin, 600.000 kişiden ibaret olduğu söylenmektedir. Bunun ancak 60.000'i Moğol'du; kalan kısmı, muhtelif Türk kavimlerinden toplanmıştı; kumanda heyetinin ve bazı memuriyetlerin başında Moğollar bulunmakta idi.
Tatar adının menşeinin Türk olması lâzım gelir. İşte bu sebeptendir ki, Moğol istilâsını yapan bütün kuvvetlere Avrupalılar, Moğol ve Türk fark edilmeksizin "Tatar" demişlerdir. Bu sebepledir ki, Cengiz ordularındaki Türk kavimleri, kendilerini böyle adlandırmasalar bile, yabancılar karşısında böyle görünmeğe başlamışlardır. Çok zaman geçmeden İdil boyunda yerleşen Moğollar, kalabalık Türk unsuru arasında eriyip gitmişlerse de, bu sahanın ahalisi Türk olmasına rağmen "Tatar" adıyla tanınmağa başlamışlardır. Moğol istilâsının neticesi olarak, İdil-Ural ve Sibirya'da Türk unsuru arttığı gibi, bir dereceye kadar Moğol unsuru da yerli ahali ile karışmıştır; fakat bu zümrenin, daha ziyade yüksek tabakaya mensup olduğu anlaşılıyor.
Ahalisi 922'den beri Müslüman olan Altın Ordu'da, Batu'nun küçük biraderi Berke Han'ın (1255-1266) Müslümanlığı kabul etmesiyle, bu ülke, tam mânasıyla bir Türk-İslâm devleti haline gelmiştir. Zaten bu mıntıkada, 922'den beri, İslâm kültürü yayılmıştı. Saray şehri kurulup da Türkistan'la ticaret münasebetleri tekrar kuvvet bulduktan sonra, Altın Ordu'da Müslüman tesirinin birdenbire başka tesirlere üstün geldiğini görüyoruz; neticede Saray hanları, Müslüman oldular.
Berke Han'ın hâkimiyet zamanı, Altınordu'nun, Büyük Hakanlık'tan ayrıldığı, yani istiklâlini ilan ettiği zamana tesadüf etmektedir; Berke Han kendi namına sikke bastırmakta ve tamamıyla müstakil bir hükümdar gibi hareket etmekte idi. Umumiyetle onun zamanı, Altın Ordu'nun en parlak devri olarak tanınmaktadır; yeni bir "Saray" (Yeni Saray) şehrinin kuruluşu da bunu teyit etmektedir.
Özbek Han (1313-1342) zamanında İslâm dini, büsbütün kuvvetlendi. Saray şehri, diğer İslâm memleketlerinin büyük şehirleri gibi, camiler, medreseler ve tekkelerle süslenmeğe başlandı; hükümdar sarayında âlimler, şeyhler, seyyidler ve hocalar itibar kazandılar; medreseler ve mektepler açıldı.
Muhtelif İslâm memleketlerinden ustalar çağrılmaya başlandı. Meşhur İslâm âlimlerinden Kutbeddin-ür-Razî, Şeyh Sadeddin Teftezî ve başkalarının, Canibek Han zamanında (1340-1357) Saray şehrinde kaldıkları malûmdur. Nehc'ül-feradis gibi enteresan bir kitabın, ya doğrudan doğruya Saray'da veya Saray hanlarının emriyle, yine Altın Ordu hâkimiyetinde bulunan, Harezm'de tertip edilmiş olması, yazı dilinin burada mühim gelişme kaydettiğini göstermektedir.
Altınordu'nun XIII-XIV. yüzyıllarda siyasî, iktisadî ve kültürel bakımdan, yalnız Şarkî Avrupa'nın değil, umumiyetle Türk dünyasının en mühim mevkilerinden biri olduğunda şüphe yoktur. Bu devletin ahalisinin büyük bir kısmı -Rus yurdu müstesna- halis Türk'tü; ancak üst tabakada, Moğol unsur mevcuttu. Bu unsur da, kısa bir zaman içinde tamamıyla Türkleşmişti. Devlet teşkilâtı, Cengiz'den çok önce teşekkül eden devlet sisteminden ibaretti. Göktürk veUygur teşkilâtının mühim unsurlarının Altın Ordu (ve umumiyetle bütün diğer Türk devletlerinde ) mevcut olduğu muhakkak gibidir; hele teşkilât sözlerinde (ıstılahları) Uygurca mefhumların kullanıldığı görülmektedir; bunun içindir ki, Altın Ordu ve sonraki hanlıkların devlet, iktisat ve sosyal teşkilâtlarını öğrenmek, Moğolların kendi iç teşkilâtlarından başka daha evvelki Türk devletleri ve heyetlerinin vaziyetlerini bilmeğe bağlıdır.
Elde mevcut sınırlı kaynaklara göre, Altın Ordu'da askerlik, ziraat, ticaret, vergi ve her çeşit mükellefiyetleri tanzim eden belirli kanunlar mevcuttu. Cengiz tarafından kurulan teşkilâttan başka, siyasî ve sosyal hayatın her safhasını düzenleyen birçok nizamlar tatbik edilmekte idi. Bu itibarla da Altın Ordu Devleti'nin "yasalı" (kanunlu) bir siyasî varlık olduğu ortadadır.
Ahalinin yalnız göçebe olmadığı, şehirlerin ve köylerin çokluğu ile derhal görülmektedir. Zaten, Orta-İdil boyundaki Türkler'in çok erkenden köyler ve şehirler kurdukları malûmdur. İdil'in aşağı mecrasında bulunan Türk-Moğol unsurunun da, yavaş yavaş şehir ve köylere yerleştikleri görülüyor. Azerbaycan da dahil olduğu halde Altın Ordu'ya ait sahada, şimdiye kadar 25 şehir tespit edilmiştir. Bunlar: Azak, Batçin, Bakû, Büler, Bulgar, Derbent, Gülistan (Saray'ın banliyösü), Kırım, Kırım-Cedit, Macar, Macar-Cedit, Mahmûd Âbad, Muhşı, Ordu, Ordu-Cedit, Ordu-Bazar, Recan, Saray, Saray-Cedit, Saraycık, Sığnak-Cedit, Tebriz, Ükek, Hacı-Tarhan (Zeci-Tarhan), Şabran, Şamaha.
Demek ki, Altınordu, sadece bir "step imparatorluğu" değildi. Bu sayılan şehirlerin büyük bölümü, büyük ticaret merkezleri ve "ihracat ve ithalât" iskeleleri ve transit istasyonları idi. Bilhassa Saray şehrinin büyüklüğü ve güzelliği hakkında, şehri bizzat gezen seyyahların elinden çıkan kayıtlar mevcuttur. Bu cins kayıtlar, yapılan hafriyat (kazı) neticesinde tamamıyla tespit edilmiştir. Saray şehrinde, mükemmel bir su tesisatı olduğu, bahçelere, evlere varıncaya kadar, su borularıyla su getirildiği meydana çıkmıştır; çini tezyinatı, yapıcılık ve bilhassa maden işleme hususunda mühim ilerlemeler elde edildiği, çıkan eserlerle sabittir.
Bu itibarla, Saray şehrinin ve içinde yaşayan ahalisinin (yani yerli Türkler'in), devirlerinin diğer memleketlerinden geride durmadıkları açıktır. Meydana çıkarılan maden eritme ve işletme tesisatının mükemmelliği, Altın Ordu ustalarının, hattâ bu hususta birçok millet ustalarını geride bıraktıklarını gösterir. Bu suretle Saray şehrinde (bilhassa Saray-Berke'de) İtil ve Bulgar şehirlerinin geleneği, yalnız muhafaza edilmekle kalmamış, daha da ileriye götürülmüştür. Saray, aynı zamanda Türkistan, İran, Anadolu, Bizans, Rus, Ceneviz ve Orta Avrupa'dan gelen tüccarların buluştukları bir merkez olması hasebiyle de, büyük bir ehemmiyete sahipti; burada ayrı milletler için ayrı mahaller kurulduğu ve herkese kendi memleketinde alışık olduğu hayata göre yaşamak imkânı verildiğini biliyoruz.
Altınordu'nun merkezi, Saray şehri idi. Saray şehrine "Taht ili" denirdi. Batu zamanında tesis edilen Saray şehri, Berke Han zamanında daha müsait bir yere nakledilerek Yeni Saray, yahut Saray-Berke adını aldı (İdil'in sol kollarından biri olan Tsares mevkiine yakın). Hanlar, Saray şehrinin "Gülistan" denilen banliyösünde yaşıyorlardı; burası bilhassa hanların, kışı geçirdikleri bir yerdi; yazları ise eski âdet üzere "yaylağa" çıkarlar, Don ve Özü arasında kalırlardı. Hanların "yaylak"lardaki ordugâhları da büyük bir şehir manzarası arz ediyor, hanım ve büyüklerin süslü çadırları, geniş bir sahayı kaplıyordu.
Keçeden yapılan çadırların (yurt) içi, kıymetli halılarla süslü idi; hanın tahtı, altın ve kıymetli taşlarla bezenmiş, ayakları gümüşten idi. Bayram ve yortu günlerinde, yabancı elçiler, merasimle kabul edilirdi; bu münasebetle hanın tahtı etrafında, hatunu ve hanedan âzasına mensup büyükler bulunuyordu. Hanın birkaç karısı olurdu; fakat biri Ulu-Hatun, yani baş kadın sayılırdı. Ulu-Hatunların mevkileri gayet yüksek olup, devlet idaresine bilfiil iştirak ederler, hattâ, hanın muvafakatiyle, kendi adlarından "yarlık" verdikleri olurdu. Ulu Hatun, Osmanlı sultanlarının saraylarındaki baş kadınefendi ve Valide sultana çok benzemektedir; yalnız Valide Sultanın yetkileri daha geniştir.
Hanlar, yalnız Tatar büyüklerinin kızlarını değil, Bizans imparatorlarının ve Rus knezlerinin kızlarını da alıyorlardı; ezcümle Özbek Han'ın karısı, Rum kayseri Andronikos Paleologos'un kızı idi. Umumiyetle, Altın Ordu Devleti'nde kadınların sosyal konumları yüksekti ve bu konuda eski Türk gelenekleri devam ettiriliyordu. Hanın hatunları ayrı saraylarda yaşıyorlar, göç ederken kendilerine mahsus çadırları bulunuyordu; hattâ kendilerinin mescit ve camileri, hoca ve imamları olduğu gibi, umumî hayatta ayrı muhafız kıtaları da vardı; Altın Ordu kadınları, umumî hayatta görünürler, hattâ han hatunları, âlimler ve şairler meclisine bile devam ederlerdi.
Altınordu Devleti'nde resmi dil, Çağatay Türkçesi idi. Önceleri Gök Tengri'ye tapıyorlardı ama kısa zamanda bütün ülke Müslüman oldu. Bir süre sonra devlet, tam anlamı ile Türkleşti. Ama bu "Türkleşme" deyimi, hükümdar ailesi içindir. Halkın yüzde doksanından fazlası, zaten Türk idi. (Kuman-KıpçakBulgar... Türkleri).
Bugün, Tatar adıyla anılan Türkler de Altın Ordu Devleti'nin halkıdır ve Tatar adı, "Kuzey Türkleri" anlamında bir genel ad olmuştur. Moğollar, çok küçük bir azınlık haline düşmüştü. Askerin büyük çoğunluğu da Türk idi. Moğol azınlığı, Türklerle karışmış ve eriyip gitmişlerdi. Ama hanlar, Moğol sülalesinden geliyordu. Bunlar da Türklerle evlendikleri için, zamanla Moğol etkisi, sadece idare şeklinde, teşkilatta kaldı.
Altınordu'nun idare sistemi, eski Türk esaslarına dayanmaktadır; bu esaslarda bilhassa bozkır an'anesi ve teşkilâtı, mühim bir yer tutuyordu. Ahalinin gittikçe toprağa bağlanması, ziraat, ticaret ve sanayiin gelişmesi üzerine, devlet idaresinde bu esaslar da dikkate alınmıştı. Altın Ordu'nun resmi ismi, aslında "Büyük Ordu"dur. Bu devlet, birkaç kısma yahut "Ulus"a ("ölüş, hisse") bölünürdü; Rusya bile birkaç "Ulus"tan ibaret olduğu gibi, Başkurt, Bulgar, Mokşı elleri de birer ayrı ulus teşkil etmişti; bundan başka Kafkas ve Karadeniz sahaları da, ayrı uluslara bölünmüştü.
Ulus, onun başında bulunan türelerin (büyük memur)  adını alırdı. Ulus içinde de, Cengiz'in tespit ettiği ve tamamıyla askerî mahiyette olan bir bölüm vardı; ezcümle: tümen (10 bin), bin, yüz ve on beylikleri; tümen beyi, on bin kişilik kuvveti çıkaran bölgenin başbuğu, bin beyi, bin kişilik kuvvetin başı v.s. Bu bakımdan Altın Ordu, gayet intizamlı bir askerî ve mülkî idare teşkilatına sahipti. Halis Türk olan ulusların en yüksek idare (sivil) memuruna Daruga denilirdi ki, vali karşılığı olsa gerektir; Rus uluslarındaki en yüksek Tatar valisi de Baskak adını taşırdı; baskakların idarî merkezine de "yurt" denirdi.
Baskaklar, bulundukları yerde, Rus knezleri ve ahalisinin Altın Ordu'ya boyun eğmelerine nezarete memurdu; bu maksatla onun emrinde asker de bulunurdu. Rus ahalisinden "kafa vergisi" alındığından, ahali sayımı yapılır (ilk sayım 1257'de) ve ona göre, baskaklar vergi alırlardı; mal ve mülkten ayrıca âşar (onda bir) da toplanmakta idi. Darugaların da aynı şekilde icrai faaliyette bulundukları görülmektedir; yerli Türk ahalisinin birçok mükellefiyetlere tabi olduğu, yarlıklardan anlaşılıyor. Ancak "Tarhan" olan kimseler, her nevi mükellefiyetten ve vergilerden kurtuluyorlardı. Tarhanlık hakkı da han tarafından verilir ve "Tarhanlık yarlığı" ile tasdik olunurdu.
Hana, devlet idaresinde "Divan" adını taşıyan bir meclis yardım ederdi. Ekserî Türk-İslâm devletlerinde rastladığımız bu müessesenin Altın-Ordu'daki mahiyeti, kesin olarak bilinemiyor; bilhassa bu divanın yazıcıları (Divan bitikçi'leri) tâbiri, yarlıklarda sık sık zikredilmektedir. Dış memleketlere gönderilen elçilere ve yardımcılarına, "elçi-keleci" denirdi. Ayrıca; yol, vergi, ticaret işlerine nezaret eden memurlar mevcut olup bunların vazifeleri, birer birer tâyin ve tespit edilmişti. Ticaretin, Altın Ordu'da çok inkişaf ettiğini de söylemiştik; buna bağlı olarak, para sistemi de gayet muntazamdı; maden para ile yan yana, kâğıt para usulü de vardı.
Altınordu'nun siyasî tarihi cihetine gelince, bu hakanlık, Doğu Avrupa'yı elinde bulundurmakla, birçok bakımdan Hazar Hakanlığı'nı andırmaktadır. İşgal ettiği coğrafî vaziyetinin icabı olarak, birçok devletlerle, siyasî, iktisadî ve kültür münasebetleri tesis etmiştir. Bizans'la, Mısır Memlûkları ve Osmanlılarla münasebetleri olduğu gibi, bilhassa Litvanya-Lehistan Devleti'yle yakın bir münasebet tesis edilmişti. Altın Ordu ile İlhanîler arasında, Hazar Denizi'nin güney sahası ve Harezm yüzünden daimî bir ihtilâf ve rekabet vardı; bunun içindir ki Altın Ordu ile Mısır Memlûkları arasında sıkı bir dostluk kuruldu; aynı vecihle sonraları, Yıldırım Bayezid ve Toktamış Han'ın her ikisinin de Timur Han tarafından büyük bir tehlikeye maruz kalmaları üzerine, Osmanlı Devleti'yle Altın Ordu arasında yakın bir dostluk hâsıl oldu; her iki ülkeden, karşılıklı elçiler ve tüccarlar gidip gelmeye başladılar.
Timur istilâsı, Altınordu hanlarıyla Osmanlı sultanlarının, sonraları da iyi münasebetleri devam ettirmelerini sağladı.İkinci Murad Han ile Fatih Sultan Mehmed zamanında da bu dostluk mevcuttu. Altınordu hanlarından olup sonra Kazan Hanlığı'nı kuran Uluğ Muhammed'in, II. Murad'a ve sonraki hanların Fatih Sultan Mehmed'e gönderdikleri bitikleri (name, mektup) bunu göstermektedir. Moskova knezliğinin tedricen yükselmesi ve tehlikeli olmağa başlaması üzerine, Altın Ordu ile Litvanya-Lehistan arasında Ruslar'a karşı bir cephe teşkil etmek istendi.
Birçok etkenlerin bir araya gelmesiyle, gittikçe zayıf düşen Altın Ordu, Timur'un arka arkaya indirdiği üç darbeden sonra (bu seferler esnasında Saray şehri kâmilen yıkılmıştır), bir daha kendine gelemedi. Hanedan üyeleri arasında çıkan iç mücadele, ticaret hareketlerinin gittikçe azalması, komşularının kuvvetlenmesi neticesinde, Altın Ordu Hakanlığı, gittikçe kuvvetten düştü. Altın Ordu'nun son büyük hanı, Timur Han ve Yıldırım Bayezid Han'ın çağdaşı olanToktamış Han'dır (1376-1391).
Ondan sonra, "Taht-İli"nde (Saray'da), hanlar, sık sık değişmiş ve karşılıklı şiddetli mücadeleler yapmışlardır. 1480 yılında, Saray Hanı Seyyid Ahmed, Moskova büyük knezi III. İvan'ı baş eğmeğe zorlayarak Rusya üzerinde eski hâkimiyetini tekrar kurmak teşebbüsünde bulunmuşsa da, kâfi miktarda kuvvete sahip olmadığı gibi, arkada bazı tehlikeler baş gösterdiğinden, bir meydan muharebesi olmaksızın, Don boyunca çekilip gitmişti. Bundan sonra, Rusya üzerinde 240 yıldan beri devam edip gelen Altınordu hâkimiyeti, kendiliğinden kalkmıştır. Zaten, Altın Ordu'nun ömrü de sona ermiş gibiydi. 1502'de bu devlet, artık, tarihe karışmış bunuyordu. Bu hakanlığın harabeleri üzerinde birçok hanlıklar yükseldi; bunlar: KırımKazanSibirAstrahan ve Nogay hanlıkları idi.

1 Kasım 2015 Pazar

BALAMİR HAN

Türkler Avrupa'da BALAMİR HAN

|
Bilen bilir, bir zamanlar Türk ressamları Amerikan çizgi romanlarına karşı milli kahramanlar çıkarmışlardı. Milli dediysek hemen “Aaa ne iyi” diye atlamayın, bizimkiler zaman zaman poşetlik işler yapıyorlardı. Elin Teksas’ı Kızılderili kızlarından bile utanırken, Yüzbaşı Tommiks, Suzi’yi görünce kulaklarına kadar kızarırken yiğitlerimiz prensesleri üçer beşer götürüyorlardı. Asılmadık nedime, girmedik yatak odası bırakmıyor, “kahpe Bizans”tan öcümüzü yaman (!) alıyorlardı. Camoka, Karaoğlan, hepsi aynı tüfeğin demirindendi ama en çapkınları Tarkan’dı... 

Saçları omuzlarına dökülür, pöstekiden mamul mini eteği ile bacak şovu yapardı. Yanında evcil bir kurt taşır, işini tekme tokatla görür, iyice sıkışmadan kılıcına el atmazdı. Başı dikti ama çengel bıyıkları yer çekimine uyardı. Tarkan zor görevlerin adamıydı vesselam. Mesela uğrular “gümüş eğer”i çalınca Ulu Kağan derhal onu çağırır, elini omzuna koyup “bu işi başaracağından eminim” diye fısıldardı. 

Macera bir anda babası Altar’la kahrolası Kostok’a kadar uzanır, bu arada büyücü Gosha (Eva Bender) başına çoraplar örer, akla gelmedik fesatlar çıkarırdı. Kostok’un yarma fedaisi Sorkof garibi paspas eder, tek tek kemiklerini kırardı. Yılanlı kuyular, akrepli çuvallar, küflü zindanlar, fokurdayan kazanlar derken ümidimiz biter ama son anda Hun Tulga bir yerlerden çıkar, iplerine bıçak atardı. (Iı ın ınnn) Şimdi sıra bizdeydi gayri, Kartal Tibe... (pardon Tarkan) asgari ücrete bıçak sallayan mezbaha emekçisi gibi üç vardiya kafa koparır ve nihayet kardeşi Tan’la karşılaşırdı. Büyücü Gosha öldüğü için efsundan kurtulan Tan kardeşini madalyonundan tanır, bu hazin kucaklaşma hepimizi ağlatırdı... 

İşte Hunlar denilince benim gibi çizgi romanlardan “tarih okuyan” ve okulu kırıp sinemaya kaçan tembel tenekelerin aklında kalanlar... 

Gelelim sahici kitaplarda yazanlara ve çalışkanların aklında kalanlara...

Orta Asya stepleri bazen zümrüt zümrüt yeşillenir, bazen sararır kehribar kehribar. İşte Ural Dağlarının karsız, Aral Gölünün susuz kaldığı, toprağın helva gibi kuruyup, damar damar çatladığı yıllardan birinde Hunlar kendilerine “yeni bir yurt” ararlar. 

Kavimler göçü
Bir kısmı İran’a, Hindistan’a akarken (Akhunlar) bir kısmı da Balamir Han’ın komutasında İdil’i aşarlar. Avrupalılar onları yüz geri edebileceklerini sanır ama çok aldanırlar. Hunlar önce Ostrogotlar’ı sonra Vizigotlar’ı yener, Germenler’i sürer atarlar. Vandallar’ı, Slâvları ezer ve gelip Macaristan ovalarına otururlar. (375)

Dahası Roma gibi bir efsane imparatorluğu carrrt diye ortasından yırtar, Batı Roma ile Bizans arasında duvar olurlar.

İmparator I. Theodosius’un ölmesi (395) üzerine Balamir’in oğlu Uldız (Yıldız) Tuna’yı aşar ve ikinci bir göç dalgası başlar. 

Derken Hunlar dört kardeşin (Rau, Baybars, Oktar ve Muncuk) komutasında Frankları, Saksonları, Galyalları dağıtır taaa İspanya’ya dayanırlar. Çaresiz kalan Bizanslılar barış istemek zorunda kalırlar.
Türkler her ne kadar savaşçı iseler de barış tekliflerini ciddiye alırlar. Sözlerinde durur, anlaşmayı bozmaktan sakınırlar. 

Süvarinin fendi
Hunlar atlarını evlâdı gibi tutar, kalın zırhlara bürünüp hayvancıkları yormazlar. Eğer, üzengi kullanmaz atlarıyla yekvücud olurlar. Kalkanları küçük ve hafiftir ama onları ustalıkla kullanırlar. Çok iyi ok atar, zırhlı eğitimli ve tecrübeli lejyonerleri şişleyecek deliği mutlaka bulurlar. İcabında bir parmaklık göz aralığına ok çakar, beyinlerini akıtırlar. 

Hun atları küçük, tüylü şeylerdir ancak dövüşten hoşlanır ve adam gibi laftan anlarlar. Düşman atlarını ısırır, tekmeler, yere düşen süvariyi ezerek kavgaya katılırlar. Hem dayanıklıdırlar da, uzun mesafeleri diğerlerinden beş kat kısa sürede alırlar. Zaten Hunlar yanlarında yedek at taşır (bazen yedeklerin sayısı üçe dörde çıkar), yorulandan iner, diğerine atlarlar. Sayısız at yüzünden düşmanlar Hun kuvvetlerinin miktarını tam olarak kestiremez, gereksiz tedbirler alırlar. 

Biliyor musunuz, Roma da atlı birlikler o yıllarda önem kazanır. Zaten Orta Çağ Avrupası’nın şövalyeleri, Hun Alplerini taklide kalkarlar. 

Türkler yiyeceklerini, silahlarını, çadırlarını kendi ayarlar, nerde sabah orda akşam mantığı ile yaşarlar. Av hayvanları ellerinden kolay kolay kurtulamaz, kaldı ki icabında ot kök yer, başbuğlarına ayak bağı olmazlar. Hun komutanları günü birlik kararlar alabilir, ikmal hattı kurmak gibi bir yükü omuzlamazlar. 

Piyadeyi yendi
Hunlar, boynuz ve deriyle kapladıkları hafif yaylarını makineli tüfek gibi kullanırlar. Bir anda sadak boşaltır ve boşa ok salmazlar. Çevik atlarıyla rüzgar gibi eser geçer, göğüs göğüse mücadeleden pek hoşlanmazlar. Bu yüzden kadınları da işe yarar. Diyelim iş kılıca kaldı? Sadece kılıçlarını değil kama ve mızraklarını da ustalıkla kullanır, çelikten duvarlar gibi ilerleyen gök renkli zırhlıları dağıtmakta zorlanmazlar.

Hun atlıları bin türlü hile bilir, Avrupalıların hayatta sezemeyeceği tuzaklar kurarlar. Biteviye sayıca üstün kuvvetlerle karşılaştıkları için önce ok yağmuru ile sayıyı eşitlemeye bakar, düşman yıpranmadan ellerini kabzaya atmazlar. Oklara karşı kalkan kullanan birlikleri şaşırtır, bir grup havadan indirme yaparken diğerleri açık verenleri avlar. 

Bazen Hun Ordusu bütün kuvvetiyle düşman hatlarını yarar, çarpışmanın en şiddetli anında geri çekilir, zaferi kazandığını sanan rakiplerini peşlerine takarlar. Bu arada atlarının üzerinde ters döner ve ön hattaki süvarileri oklarlar. Derken şiir gibi bir uyumla yanlara açılır ve düşmanı kuşatırlar. Anlatması kolaydır ama bunu ancak çok iyi organize olmuş talimli birlikler becerebilir, Hunlar’a barbar diyenler çok aldanırlar...

31 Ekim 2015 Cumartesi

TÜRKLER'İN KUTSAL TAŞI YADA



Çok eski devirlerden kalan yaygın bir inanca göre: 
"Türkler 'in atalarına göklerden gelen sihirli bir taş armağan edilmiştir. Bu taş her devirde K ve büyük Türk komutanlarının ellerinde bulunmuştur." Ve yine bu inanca göre günümüzde hâlâ bu taşın önde gelen Şamanların ellerinde bulunduğu iddia edilmektedir. 
Bu anlatılanların sadece bir inançtan ya da söylentiden ibaret olmadığını binlerce yıl öncesine ait eski Çin Tarihi Kayıtları da teyit etmektedir. Eski Türklerin de elinde bu tür bir taşın (YA DA TAŞI) bulunduğuna dair çok sayıda tarihi kayıt vardır. Çin Kaynakları tarafından tutulan bu kayıtlarda, Türklerin bu taş vasıtasıyla istedikleri zaman yağmur veya kar yağdırabildikleri uzun uzun anlatılmaktadır. 
Evliya Çelebi Kafkasya yollarında seyahat ederken (1641), bir yerli büyücünün (KAM) galip efsunlarla bulutları gökte toplayıp sağanak boşandırdığını anlatmıştır. 
Yine Şerefeddin Yaltkaya, Nuh Peygamber ile kavmi arasındaki konuşmadan bahseder. Yaltkaya, Kuran-ı Kerim den Nuh Suresi'nin 10-11. ayetlerini yağmur yağdırabileceğine delil olarak göstermektedir. Bu ayet şöyledir: ”Dedim ki: Rabbimizden bağışlanma dileyin; çünkü O bağışlayandır. Gökten üzerimize yağmur gönderir. “ 
Yakup el-Hamavi’nin eserinde Ahmet es-Samani; Türk Kavmi Naymanlar’ın Cengiz Han’a karşı yapılan savaşta bu taşı kullandıklarını belirtmiştir. 
Fuat Köprülü, Mahmut b. Mansur un eserine dayanarak, yağmur taşı için, ”Kolayca ufalanabilir, büyük bir kuş yumurtası kadar olup 3 türlüdür: Kırmızı beneklerle dolu beyaz toz renginde, beyaz temiz ve koyu kırmızı yahut muhtelif renklerde. Şekli hakkında muhtelif fikirler vardır” demektedir. 
YA DA TAŞI ile nasıl yağmur yağdırıldığı hususunda da çeşitli rivayetler vardır. Bazılarının bu taşı yüksekten alçağa doğru akan suyun içine konulduğunu, bazıları da bunun kullanılışını yalnız Türkler'in bildiğini, bunu kimseye söylemeyip sır tutuklarını, kimseye öğretmediklerini söylemektedir. 
YA DA TAŞI TÜRKLERE NASIL GELMİŞTİR? 
Bununla ilgili çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Az önce göklerden geldiği yazılmıştı. Şimdi ise Peygamberler tarafından verildiği ile ilgili yazılara bir bakalım: 
İlk görüş: Nuh Peygamber YA DA TAŞI’nı oğlu Yafes’e vererek Orta Asya’ya göndermiştir. 
"Efendiler bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında da bir derinliği vardır. Efendiler bu derinliği isterseniz ölçelim: Birinci ölçek tarih öncesi devirlere ilişkin ölçektir. Bu ölçeğe göre Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yafes'in oğlu olan kişidir. Tarih döneminin belge tedarikinde pek hoşgörülü olan ilk evrelerine biz de hoşgörü gösterelim, fakat en açık ve kesin ve en maddi tarih kalıntılarına dayanarak söyleyebiliriz ki Türkler, on beş yüzyıl önce Asya'nın göbeğinde muazzam devletler kurmuştur ve insanlığın her türlü yeteneği onda ortaya çıkmıştır." Mustafa Kemal Atatürk 
İslam yazarlarına göre Hz. Nuh, tufandan sonra oğlu Yafes'i Türk yurduna göndermeden önce ona YA DA TAŞI’nı oğluna vermiştir. Türklerin babası olarak kabul edilen Yafes, bu taşı Türklere vermiş, daha sonra bu taş Oğuz Hana geçmiştir. 
İkinci görüş: YA DA TAŞI Kantura’nın çocuklarıyla Türklere gelmiştir. 
Hazreti İbrahim'in Kantura isimli üçüncü hanımından da birkaç erkek evladı olmuştur. Bunları Vahdaniyeti tebliğ etmek için Horasan'a göndermek istediğinde çocuklar istememişler ve "Kardeşimiz İshak'ı kendi yanında bırakıyorsun, İsmail'i de kutlu bölge / Mekke'de bıraktın. Bizi neden çok uzaklara gönderiyorsun?" demişlerdir. Hazreti İbrahim de onlara gitmeleri gerektiğini izah ederek; "Kuraklığı çok olan bir beldeye gideceksiniz. Size öğreteceğim şu duayı sıkışınca okursanız inşallah yağmur yağacaktır" diyerek bir dua öğretmiştir. Çocuklar Horasan'a yerleştikten uzun bir süre sonra büyük bir kuraklıkla karşılaşmışlardır. Çaresiz kalan halkı görünce, öğrendikleri dua ve ellerindeki YA DA TAŞI ile birlikte yağmurun yağmasını sağlamışlardır. Bunun üzerine insanlar, bu işin ancak hanların işi olduğunu düşünmüş, bu çocukların ve soyundan gelenleri han olarak kabul etmişlerdir. Öyle ki, kanlarının yere düşmesini bile bir felaket olarak görmüşlerdir. Bu adet daha sonra han sülalesinden idam edilmesi gerekenlerin kılıçla değil yay kirişi ile boğmak usulünün doğmasına neden olmuştur. Göktürk devlet geleneğini takip eden Selçuklu ve Osmanlıda da aynen devam etmiştir. 
YA DA TAŞI ve UYGURLARIN GÖÇ DESTANI 
Göç Destanının bir bölümüne şöyle bir göz atalım. Ne anlatıyordu Göç Destanı???
“Yulug Tigin isimli bir prens hükümdar oldu. Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için oğlu Gali Tigini bir Çin prensesi ile evlendirmeye karar verdi. Çinliler, prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki “Kutlu Dağ” adını taşıyan dağı istediler. Gali Tigin dağı verdi. Çinliler dağı götürmek için dağın etrafında ateş yaktılar, dağ kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan dağı arabalara koyarak Çin'e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu dağın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu. Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar. Artık kuşlar bile uçarken "Göç Göç" diye ötüyorlardı.”
YA DA TAŞI ise Böğü Tekin efsanesine göre, gökten inen altın ışıktan meydana geldiğini gelmiştir. Bu efsaneye göre, bu altın ışık Kutlu Dağ'ı oluşturmuştur. Kutlu Dağ, yeşim taşından bir kayadır ki, Türkler in elinde bulundukça Türk hakanlığı dünyaya hâkim kalmıştır.
Kutlu Dağ’ın gerçekte bir dağ olmadığını yukarıdaki bilgiye dayanarak rahatlıkla söyleyebiliriz. Peki gidişiyle kuraklığın sebebi olan ve insanları göçe zorlayan bu Kutlu Dağ’ın YA DA TAŞI olduğunu söyleyebilir miyiz??? 
BİRAZ KOMPLO TEORİLERİ EKLEYELİM
YA DA TAŞI’nın dünya dışı bir teknoloji olduğunu düşünerek bağlayalım komplo teorilerine. :) Bu taşın şamanlar aracılığıyla önce Çinlilere sonra Ruslara geçtiği söylenmektedir. 
1768-1774 Osmanlı Rus savaşları 
Rusların bu taşı, 1768-1774 Osmanlı Rus savaşlarında kullandığı söylenmektedir. Rus ordusunun dörtte birini oluşturan gayrimüslim Kalmuk Türkleri tarafından, Müslüman Osmanlı Türklerine karşı silahın kullanılması sonucu perişan olan Osmanlı Ordusu, pek büyük kayıplar vermiş ve Karadeniz’in kuzeyindeki bütün toprakları terk ederek, Tuna Nehri nin beri yakasına kadar çekilmek zorunda kalmıştır. Bu savaşta çokça yağmur yağmış ve tarihi kaynaklar Rusların bu yağmur yağdırma tekniğine sahip olduğunu belirtmiştir. Aynı savaşlar esnasında Sadaret’in sunduğu arzlardan birinde ”Prut Nehri dahi Han Tepesi tarafından sahraya taşıp, geçit olan bir iki mahalle Moskovlu kafiri top ve piyadeler vaz etmekte…”ifadesinden, benzer bir tertibin varlığı hissedilmektedir. 
HİTLER’İN ORDULARINI YENEN HAVA KOŞULLARI 
Hiç bir askeri eğitim almamasına karşın yaptığı savaşların hiçbirini kaybetmeyen, dünyanın en güçlü ordularından kabul edilen Trocky'nin Kızıl Ordusunu defalarca bozguna uğratan, Londra Hava Sahasını 45 günlüğüne eline alan ve Fransa’yı bir günde işgal eden Hitler’in Moskova Seferindeki hava şartlarını düşünemeyecek kadar aptal olması mantıklı mı??? 
Hitler'in güçlü orduları Moskova'yı kuşattığında Ruslara hava koşulları yardım etmiş ve Hitler için sonun başlangıcı burada başlamıştır… 
SONUÇ: 
Gerçekte bir taş var mıydı_ Varsa gerçekten bir taş mıydı yoksa bir teknolojik aygıt mıydı? Şu anda bu taş birilerinin elinde olabilir mi? Doğal felaketlerin sebebi yoksa YA DA TAŞI mı? 
Bu soruların cevaplarını bilemeyiz belki ama bildiğimiz şey YA DA TAŞI'nın Türk Mitolojisinde çok önemli bir yere sahip olduğudur. 
Bu çalışma bir çok kaynaktan derlenmiştir... 

Arkeoloji Tarih ve Sanat: Sıfır meridyeni Londra'dan değil İstanbul'dan geçi...

Arkeoloji Tarih ve Sanat: Sıfır meridyeni Londra'dan değil İstanbul'dan geçi...: Sıfır meridyeni Londra'dan değil İstanbul'dan geçiyor Bugün bütün dünya ile birlikte biz de saatlerimizi  sıfır meridyenin...

Sıfır meridyeni Londra'dan değil İstanbul'dan geçiyor

Sıfır meridyeni Londra'dan değil İstanbul'dan geçiyor

Bugün bütün dünya ile birlikte biz de saatlerimizi 

sıfır meridyeninin geçtiğine inanılan İngiltere’deki Greenwich’e göre ayarlıyoruz. Ama henüz 130 yıl öncesine kadar sıfır meridyeni İstanbul’dan geçiyor ve hem zamanın hem de dünyanın merkezi İstanbul sayılıyordu. Bu gerçeği Osmanlı arşivlerinden çıkardığı haritalarla ispatlayan astronom Yakup Emre, “Arşivlerimizdeki belgeler tarihi yeniden yazdırır” diyor.



Sadece Osmanlı İmparatorluğu’na değil  Doğu Roma  İmparatorluklarına da başkentlik yapmış olan İstanbul, daha 130 yıl öncesine kadar dünyanın merkezi olarak kabul ediliyordu. Sıfır meridyeninin geçtiği İstanbul, aynı zamanda dünyanın Doğu ve Batı diye ikiye ayrılan merkeziydi de. Doğu ve Batı Roma tanımları bile İstanbul merkeze alınarak söylenebiliyordu. Haritalar buna göre yapılır, saatler İstanbul’a göre ayarlanırdı. Genç araştırmacı astronom Yakup Emre’nin ilk kez bir makalesiyle gündeme getirdiği konu üzerine geçtiğimiz hafta Aydın Üniversitesi’nde düzenlenen Sıfır Meridyen Çalıştayı, 130 yıl önce İngilizler tarafından çalınan milyon taşını ve sıfır noktası unvanını Greenwich’ten geri almak için harekete geçti. Çalıştay sonunda açıklama yapan Prof. Dr. Saim Yeprem, konunun daha geniş tartışılabilmesi için önümüzdeki yıl uluslararası bir meridyen kongresi düzenleyeceklerini açıkladı.  
DÜNYANIN MERKEZİYDİ
Çalıştayın oturum başkanlığını yapan İlber Ortaylı’ya göre Doğu Roma İmparatorluğu döneminde dünyanın merkezi olarak Yerebatan Sarnıcı’nın önündeki ‘milyon taşı’ bütün dünyanın başlangıç ve merkez noktası olarak kabul ediliyordu. Ta ki 1800’lü yılların sonuna kadar… Ortaylı’ya göre Greenwich’in sıfır noktası olarak kabul edilmesi, Britanya İmparatorluğu’nun tezahürü olarak anlaşılmış. Bizde başlayan tartışmanın izinden giderek, dünyanın merkezi olan ‘milyon taşı’nın ve Ayasofya’nın hilalinden geçtiğine inanılan sıfır boylamının hikâyesi ‘aslında neydi’ diye sorduk. Sıfır meridyenini ilk kez gündeme getiren Yakup Emre’nin yanı sıra Siyaset Bilimci Yalçın Koçak, Araştırmacı Yazar Celal Tahir ve Tarihçi Yazar Orhan Sakin’le İstanbul’u dünyanın merkezi yapan hususları ve meridyen tartışmasının arka planını konuştuk.
4. YÜZYILDA YERLEŞTİRİLDİ
Aslında hikâyenin sonu hepimiz için çok tanıdık. Biz hikâyenin başına odaklanalım. Roma İmparatoru I. Konstantin tarafından bugünkü Sultanahmet Meydanı’na 4. yüzyılda yerleştirildiği düşünülen –ki bugün hala orada duran- Milyon Taşı, İstanbul’u dünyanın merkezi olarak konumlandırmıştı. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde de şehir bu merkeziliğini korumuştur. Milyon Taşı (sıfır taşı) dünyayı Doğu ve Batı diye ikiye ayırırken, Coğrafya biliminde kullanılan boylamların ilki olan Sıfır Boylam da Ayasofya’nın hilalinden geçiyor diye kabul edilmişti. Zaman da buna göre belirlenmiş ve uzun yıllar pek çok ülke saatlerini İstanbul’a göre ayarlamışlardı. Ta ki 1884 yılına kadar. 
HERŞEY ONA GÖRE AYARLANIYOR
1884 yılında Washington’da Uluslararası Meridyen Kongresi adıyla bir toplantı düzenlenir. Yirmi dört ülkeden temsilcilerin katıldığı toplantıda Osmanlı’yı Ahmet Rüstem Efendi temsil eder. Osmanlı’nın ‘şerhli evet’iyle başlangıç meridyeni Greenwich’e taşınır. Tabi onunla birlikte zaman ve konumun belirlenmesi de. Zamanla tüm dünya Greenwich’i başlangıç meridyeni ve saati olarak kabul eder. Osmanlı, kendi sistemiyle birlikte ikili bir sistem devam ettirir. Cumhuriyet sonrası Takvim, saat ve ölçülerle ilgili yapılan kanunda Türkiye’de Greenwich’e göre ayarlar kendisini. Bunun ne önemi var diyenler için şunları bazı başlıklarını saymak yeterli olacaktır: Haritalar buna göre çiziliyor, saatler buna göre ayarlanıyor, yön tayini buna göre yapılıyor. Bugün hava ve deniz trafiğinin yanı sıra tüm dünya borsalarının açılış kapanış saatleri bile buna göre ayarlanıyor. 
Arşivlerimizdeki belgeler tarihi yeniden yazdırır
Anlamak için en baştan başlayalım, meridyen ne demek, sıfır meridyen ne demek? 
Meridyen diğer adıyla tûl zaman hesaplarının, konum tespitinin yapılabilmesi için dünya üzerine çizdiğimiz hayali çizgilerdir. Bu çizgiler toplamda 360 adettir. Doğu Batı diye ayırılabilmesi için bir (0) meridyen icap etmektedir. Bu (0) meridyen Dünya’nın herhangi bir yerinden geçirilebilir. 
Peki, bu sıfır meridyeni dünyanın tam olarak neresinden geçiyor? 
Milattan sonra 2. yüzyılda yaşamış astronominin temel taşlarından İskenderiyeli Yunan astronom ve coğrafyacı Batlamyus El Macesti kitabında Kanarya Adalarını esas almıştır. Buranın alınmasının sebebinin, görebildikleri son kara parçasının Kanarya Adaları olmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Kanarya Adaları günümüzde İspanya’ya bağlı özerk bir topluluktur. O zamanlar uluslararası bir saat sistemi olmadığından her millet bilimsel çalışmalarında, haritalarında başkentlerini mebde-i tûl (baş meridyen) kabul ediyorlardı. Osmanlı Devleti İstanbul’u, İngiltereliler Greenwich’i, Fransalılar Paris’i esas almıştır.
Bizde ilk ne zaman uygulanıyor? 
Müslüman astronomi âlimlerin temel taşlarından Timur Devleti’nin Hükümdarı Semerkant rasathanesinin kurucusu Uluğ Bey, Kamçatka’nın doğusundan geçen meridyeni başlangıç olarak esas almış. Günümüzde Rusya’nın en doğusunda, Japonya’nın kuzeyinde yer alan Kamçatka, aynı zamanda dünyanın da en doğusunda bulunuyor. Burası, Greenwich’e göre gün oluştuğunda ilk sabah vaktinin zuhur ettiği yer olarak da bilinmektedir. Osmanlı’da ise astronomi Fatih Sultan Mehmed Han’ın davetiyle Uluğ Bey’in öğrencisi Ali Kuşçu ile başlamaktadır.
Sıfır meridyeninin İstanbul üzerinden geçtiğini gösteren bir Osmanlı haritası buldunuz yakın zaman önce. Bununla ilgili başka bilgi, belge ve haritalardan söz edebiliyor muyuz?
Osmanlı vesikalarında arşivlerinde coğrafyacıların bununla alakalı birçok haritası mevcuttur. İstanbul Kütüphaneleri ve Osmanlı Arşivi malzemesi zengin mekânlardır. Buralar detaylı bir şekilde incelenmedi. Yedikıta dergisi olarak İstanbul’u gösteren haritayı ilk biz yayınladık. Bizim bulduğumuz İkinci Abdülhamid Han devrinde, şehzadelere Coğrafya dersi veren Mehmed Eşref Bey’in Coğrafya-i Umumi Atlası kitabındaki haritadır.  
NAMAZ İSTANBUL’A GÖRE KILINIYORDU
Başlangıç meridyeninin İstanbul olarak belirlenmesinin anlamı nedir? Bu bize ne sağlıyor? 
Osmanlı için halifeliğin bir nişanıdır. Bu yüzden Osmanlı’nın hâkim olduğu toprakları gösteren haritalarda baş meridyen olan Ayasofya Camii’nin kubbesinden geçen meridyene “Arz-ı Halife” veya “Arz-ı İstanbul” deniliyordu. Çünkü Halife-i Mü’minin İstanbul’dadır. Hâlen İstanbul’u esas alarak namazlarını kılan ülkeler mevcut. Mesela Afganistan’da bayram namazı vaktini İstanbul esas alarak kılıyorlar. Sebeb ise Halife-i Mü’minin ile aynı anda bayram namazını eda edelim düşüncesidir.
Greeenwich esas alındıktan sonra artık bütün hesaplar oraya göre yapılıyor. Dünya’nın düzenini saatini programını İngilizler ayarlıyor. Borsaların açılıp kapanması uçakların kalkış saatleri hep Greenwich’e göre ayarlanıyor.
ZAMANIMIZI BOZDULAR
Mehmet Eşref Bey’in hazırladığı coğrafya kitaplarında farklı yerlerden sıfır meridyenini geçiren haritalar olduğunu söylüyorsunuz. Bunlar ne anlama geliyor?
Evet, Mehmed Eşref Bey hazırladığı Coğrafya-i Umumi Atlası kitabının mukaddime kısmında şöyle ifade ediyor. Osmanlı’nın hâkim olduğu topraklarda Dersaadet’i (İstanbul’u) esas aldığını, Dünya haritalarında ise Paris veya Greenwich’i esas aldığını söylüyor. Mehmed Eşref Bey İkinci Abdülhamid Han devrinde Şehzadelere Coğrafya dersleri veren birisi. Washington’daki kongreden sonra dahi Greenwich’i kabul etmeyip Osmanlı’nın hâkim olduğu haritalarda hep İstanbul’u Ayasofya’nın kubbesini arz-ı halife dedikleri yeri kabul etmiştir.
1884’teki o kongreden sonra Osmanlı saat sistemindeki işleyiş nasıl oldu?
Osmanlı’da zaman kavramı şu şekildeydi; Gün başlangıcını akşam namazından itibaren başlatıyorlardı. Yani güneş battıktan sonra saatlerini 12.00 yapıyorlardı. Buna ezâni saat alaturka saat de denilmektedir. Kongreden sonra Osmanlı’da çift saat sistemi kullanıldı. Bunlardan birisi vasati saat bir diğer adıyla alafranga saat dediğimiz Greenwich esas alınarak kullanılan saattir. Bu ezâni saat uygulaması 1932 yılında çıkan Takvim, Saat ve Ölçülerde Değişiklik Kanunu’na kadar devam etmiştir. Ülke genelinde de tamamen Greenwich esas alınan saat sistemi kullanılmıştır. 
Yalçın Koçak - İstanbul Aydın Üniversitesi: Mekke’deki saat kulesi, İstanbul’a karşı bir hamle
Sadece tarihi bir meseleyi konuşmuyoruz, tehlikesi hala süren bir şeyi konuşuyoruz. Bunun üzerine gitmemiz gerekir. Biliyorsunuz Mekke yönetimi yaptıkları saat kulesiyle Mekke merkezli bir zaman uygulaması başlatmak istiyorlar. Biz İstanbul’un merkeziliğini unutunca İstanbul’un sıfır meridyeni Greenwich’e taşındı. Peki, İstanbul’un bir de zamanda sıfırı vardı, bunu da engellemeleri lazım. Mekke’deki saat kulesi bu yüzden ortaya çıkıyor. Ayasofya’nın hilalinin zaman misyonu, Mekke’de yapılmış olan Kraliyet Saat Kulesi’ne taşınmak isteniyor. İstanbul merkezli bir zaman uygulaması olmasın diye uydurulmuş bir şey bu. El Cezire saatini Kraliyet Saat Kulesi’ne bağladı bile. Çünkü İstanbul merkezli bir saat kurulmasın diye Mekke’nin dini bağlamını da istismar ederek bunu yapıyorlar. 
İNGİLİZLER MİLYON TAŞI’NI ÇALDILAR
İngilizler 1886’da Yerebatan Sarnıcı’nın girişi kapısı kısmındaki Milyon Taşı’nın yarısını kesip Greenwich’e götürdüler. Bu bir kültür meselesidir. Belki sıfır meridyeni yeniden İstanbul’dan başlatamayız ama mesele gelecek nesillerimizin işin doğrusunu öğrenmeleridir. 
Celal Tahir - Araştırmacı Yazar: Gün neden gece 12’de başlıyor sormalıyız
Zamanı ve mekânı tanımladığınız vakit, artık her şeyi tanımlayabilecek duruma geliyorsunuz. Burada iki şeye dikkat etmemiz lazım, mekân yeniden tanımlanırken İstanbul devre dışı bırakılıyor, Washington’da alınan kararla Londra merkez oluyor. Aynı yerde zamanın referans noktası da yeniden tanımlanıyor. Bunlarla ilgilenmiyoruz. Cumhuriyet’ten sonra takvim ve saat ölçülerinin değiştirilmesiyle biz bu yeni küresel değişikliklere intibak etmiş olduk. Meseleyi dar bir siyasal bağlamın dışında daha derin olarak kavramak zorundayız. Burada mesele zamanın yeniden tanımlanmasıdır. Bizim bazı soruları sormamız lazım. Milyon taşı neden İngiltere’ye götürüldü? Sıfır boylam niye oradan geçiyor? Zaman neden yeniden tanımlandı, yeni gün neden gece yarısı on ikide başlıyor? Bizim eski kültürümüzde böyle değildi, Tevrat’ta da böyle değildi, Hint geleneğinde de böyle değildir. Bizde gün, geceyle başlar. Perşembe bittiğinde Cuma’nın gecesi başlar. Kural budur. Bu soruyu cevaplayalım.
Orhan Sakin - Tarihçi Yazar: Amerikan ve İngiliz oyunu
19. yüzyılın sonlarına doğru ulaşım ve iletişim araçlarının gelişmesinin, zamanı daha önemli hale getirdiği bilinen bir husustur. Ulaşım ve iletişimin süratlenmesi, zamanı mahalli olmaktan da çıkarmış, globalleştirmişti. Nitekim 1860’lardan itibaren başlangıç meridyeni ve meridyen ölçümleri konusunda çalışmaların yoğunluk kazandığı, ulusal ve uluslararası toplantıların arttığı görülmektedir. Bu dönem aynı zamanda Batı’nın dünyanın üzerinde hâkimiyet ve üstünlük yarışına girdiği bir dönemdir. 1884 yılında Washington’da yapılan konferansta İngiliz tezinin kabul edilmesi, “Güneş batmayan imparatorluk” olarak da adlandırılan İngiltere’nin küresel gücüyle bağlantılı olduğu inkâr edilemez.