6 Aralık 2016 Salı

Sembollerin Gizemi

Sembollerin Gizemi- Tengri Damgalı Hatti Güneşi Oz Damgası, Svastika- Gamalı Haç

                                                     
Dünkü paylaşımım da, Altı köşeli yıldızı (ED TAMGASI) ve dünü-bugününü tartışmış. Nerede-nasıl kullanıldığını anlatmaya çalışmıştım, bulabildiğim kaynaklarla. Şimdi ise bir başka sembol olan ve dünyada genel olarak Hıristiyanlıkla özdeşleşen Haç sembolünü ele alacağım. Bu sembolü Türkler “OZ DAMGASI” olarak adlandırmışlar ve doğrudan Tanrı ile irtibatlandırmışlar. Buna göre; bu damga, ruhun Tanrı’dan dönerek ayrılması, can bulup bedenleşmesini temsil ediyor ve sonra yine bedenden ayrılıp Tanrı ile BİR’leşmeyi temsil ediyor. (aleviliğe uyuyor bu tanım) Ve keza yine Tanrı= IŞIK olarak düşünüldüğünden buradan hareketle Güneş-Ay ile de bir bağlantı kurmuşlar fakat bu güneşe veya ateşe tapma değil tam tersi bu öğelere birer kutsiyet atfederek, Yaratıcı kaynağın gök yüzündeki bir yansıması, hayatın sürdürülebilirliği açısından saygı duymuşlar. Oz Tamgası, çok sık bir şekilde alevilerin mezar taşlarında yer alır. (özellikle eski, köy mezarlarında) Böyle yazınca neyi farkediyorum biliyor musunuz? Haluk Tarcan’ın; “Anadoluya M.Ö. 13 bin yılında geldiğimizin bölgede bulunan mağara yazılarıyla ortaya çıktığını söyledi. Tarcan atalarımız 13 bin yılında geldiğine göre demek ki buzullar nedeniyle göç ettiler. 1071 tarihi Batı tarafından Anadoludaki Türk varlığını yok etmek için icat edilmiştir. En son geliş tarihimizi ilk geliş gibi göstermişlerdir dedi. Anadoluya göçebe değil, göçmen olarak geldik. Geldiğimizde yazıya ve bir kültüre zaten sahiptik diyen Araştırmacı-Yazar Tarcan, Türklerin Anadoluya ve oradan da Avrupaya yaydığı kültürünü şu şekilde anlattı: Sümerler yazıyı 5 bin yılında buldu. Biz 12 binlerde yazı elemanı içeren figürlere sahiptik. İlk okul ve üniversite bu nedenle Öntürklerde görüldü. Anadoluya ışık getirdik. Türkler, Batıya demokrasiyi, seçimi götürdüler.” Evet! Haluk Tarcan’a hak veriyorum! Farkındalık kazanıyorum. Yani birilerinin dediği gibi aslında Türkler, geldiler ve burada diğer halklarla karışmadılar! Efendim zaten Anadolu’da var olanlar da kültür ve inançlarına baktığımızda, dillerine vs Türk! Sümer-Hitit-Luvi. E! o zaman bizi kendi ülkemizde mürteci konumuna sokan, azınlık yapanlar ne yapmaya çalışıyor bir daha düşünsünler! Sözü kısa kesiyor tekrardan uzmanların görüşlerine bırakıyorum;
Atatürk Üniversitesi (AÜ) Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd.Doç. Dr. Tahsin Parlak, Hristiyan inancının simgesi haç ile Nazilerin de kullandığı gamalı haçın Türk kültürünün birer ürünü olduğunu arkeolojik ve etnografik bulgularla ortaya koydu. 
Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) tarafından 2007 yılı Türk Dünyası Hizmet dölüne layık görülen Parlak’ın, AÜ’nün 50′nci yılı nedeniyle yayınlanan ve 5.5 yıllık bir çalışma sonucu hazırladığı “Tur-An Yolunda Aral’ın Sırları” adlı eserinde Türk kültür tarihi hakkında önemli bulgulara yer veriliyor.
Parlak, AA muhabirine yaptığı açıklamada, tarihi İpek Yolu’nun bilinenden yüzyıllarca önce Tur-An Yolu olarak kullanıldığını belirterek, “Kıpçak Türkçesine göre hayvanların turlatıldığı yol anlamına gelen Tur-An Yolu ipeğin bulunmasıyla İpek Yolu’na daha sonra Baharat Yolu’na dönüşmüştür. Günümüzde ise bu yol Enerji Yolu olarak adlandırılıyor” dedi.
Kıpçak Türklerinin, tarih boyunca hakim oldukları Tur-An Yolu’nda hayvanlarını pazarladıklarını anlatan Parlak, Türkistan’ın Bayındır bölgesinden başlayan yolun İzmir’in Bayındır ilçesine kadar uzandığını buradan da deniz yoluyla İtalya’ya ulaştığını ifade ederek şunları söyledi:
“Üniversitemizin TİKA ile ortaklaşa yürüttüğü ve 1999 yılında başlattığı Aral Bölgesi El Halıcılığını Geliştirme Projesi kapsamında gittiğim Kazakistan’da Aral bölgesindeki halı ve kilim motiflerini araştırırken, bu motiflerin her birinin damga olduğunu fark ettim.
Bu damgaların binlerce yıl öncesinden kayalara işlendiğini de görünce araştırmamı derinleştirdim. Bu araştırmalarım sonucu insanların son buzul döneminden sonra tekrar yeniden hayata başladığını ve evcilleştirdikleri hayvanları ile büyük tufanla dünyaya dağılan nesillerini ararken Tur-An Yolu’nu kurduklarını saptadım.”
Araştırmalarında halı ve kilimlerde kullanılan Dış Oğuzların Ok damgası ile İç Oğuzların Oğ damgasını kullanıldığını ayrıca ikisinin karışımından olan Oğuz damgasının kullanıldığını tespit ettiğini kaydeden Parlak, şöyle devam etti:
“İç Oğuzların damgasını çadır evlerin kubbelerinde kullanılan motif olduğunu, Dış Oğuzlar’ın ise dünyanın 4 bir yanını turlanıp gittikleri için ok şekli damga kullandıklarını belirledim.
Dış Oğuzlar’ın ayrıca Kıpçaklar olduğunu da belirledim. Kıpçaklar’ın tarih boyunca İpek Yolu’na hakim olduklarını ve gittikleri yerlere bu motifleri götürdüklerini kültürel ve etnografik bulgularla tespit ettim.
Bu motiflerden özellikle Oğ damgası yani çarkı felek olarak adlandırılan damganın, Avrupa’da binlerce yıl sonra gamalı haç olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Dış Oğuz’un yani 3. asırda Hristiyan olan Kıpçakların kullandıkları damganın daha sonra Hristiyanların simgesi olan Haç olarak kullanılmaya başladığını etnografik ve arkeolojik bulgularla ortaya koyduk.”
BEREKET TANRIÇASI
Avrupa’da bereket tanrıçası olarak kabul edilen pars ve kartal karışım hayvan figürünün yüzlerce yıl öncesinde Oğuzların kullandığı Simurg Kuşu olduğunu da iddia eden Parlak, bu kuş figürünün Hunlar’da da kullanıldığına dikkat çekerek, “İpek Yolu’nun her bölgesinde bu figür kullanılmıştır” dedi.
Roma İmparatorluğu’nu kuran tarihteki Tur ve Sakaların birleşimiyle ortaya çıkan Tursaklar veya Ertüskler olarak adlandırılan Türkler olduğunu da ileri süren Parlak, “Simurg kuşu Roma’nın kuruluşuyla birlikte Avrupa’da da görülmeye başlanmıştır. Bu motifi de Avrupa’ya taşıyan Türklerdir” dedi.
Orta Asya’da Turan Denizi ismiyle Tiran Denizi isminin benzerliklerine dikkat çeken Parlak,“Tur-An yani İpek Yolu üzerindeki tespit ettiğimiz etnografik malzemeleri yan yana koyduğumuzda bu yolun sırlarını yazdığım kitapta ortaya koymaya çalıştım” dedi.
MENZİL KİLİSELERİ
Orta Asya’dan başlayan Avrupa’ya uzanan hatta Amerika yerlilerine götüren yolun sırlarını kitabında ortaya koymaya çalıştığını ifade eden Parlak, Aral Gölü’nün kuruyan bölümlerinde ortaya çıkan Kelderi kümbetleri ve arkeolojik kalıntıların benzerlerinin Anadolu’da bulunmasının bir tesadüf olmadığını söyledi.
Parlak, yaptığımız çalışmada Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da bulanan kiliselerin de Kıpçak Türklerinin menzil kiliseleri olduğunu ortaya çıkardıklarını belirtip “Kıpçaklar 1570′li yıllarda mektupla Müslüman olduktan sonra menzil kiliseleri yerini menzil külliyelerine bırakıyor” dedi.
“Bu bulgular bazı çevreleri rahatsız edecektir”
Orta Asya’daki kaya resimleriyle Alpler’deki kaya resimlerin benzerliğinin nedeninin Tur-An Yolu olduğuna işaret eden Parlak, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Oğuzların damgası Azerbaycan’da ortaya çıkarılan Tunç devrinden kalma kap kaçaklarda, Erzurum’un Oltu ilçesindeki koç heykellerinde de ortaya çıkıyor.
Oğuzların Ok damgası Ahmet Yesevi Türbesi’nde, binlerce yıldır dokunan halı ve kilim motiflerinde görülürken Avrupa’da ise haç olarak karşımıza çıkıyor. Simurg Kuşu Erzurum’daki Hahulu Kilisesi’nde İshak Paşa Sarayı’nda görülürken Avrupa’da bereket tanrıçası olarak yine karşımıza çıkıyor.
Bunlar tesadüf değildir. Bu bulgular bazı çevreleri rahatsız edecektir, ama gerçekler bilimsel olarak ortadadır. Hatta bu konuları üniversitemiz öğretim elemanlarından Doç.Dr. Cengiz Alyılmaz’ın çalışmalarında da teferruatlı olarak görmemiz mümkündür.”
“Batı hep çoban millet olarak tanıttı”
Batı toplumlarının Türkleri çoban bir millet olarak tanıttığını, ancak bunun gerçekle ilgisi olmadığını kaydeden Parlak, Osmanlı’daki 3 hilalli bayrağın Türklerin 3 kültürün mensubu olduğunu gösterdiğini kaydederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Türkler 3 kültürün mensubudur. Birincisi (Ak Kır) yani göçebe ve yarı göçebe hayatı, ikincisi (Ak Yol) ise Turan Yolu’nu, sonuncusu (Ak Kurgan) ise şehir hayatını içine alıyor. Türkler ve Orta Asya kültür ve medeniyetinin beşiğidir. Batı maalesef bu 3 kültürden sadece göçebe olanı ön plana çıkarıyor. Oysa biz gemici bir milletiz.
Selçuklu Devleti’nin kurucusu Selçuk Bey bir salcı çocuğuydu. Turlar çok iyi
salcıydı. Osmanlı’yı kuran Kayı boyunun salcılık özelliği biliniyor. Bunların ışığında Piri Reis’in dünya haritasını nasıl çizdiğini anlayabiliriz.
Orta Asya’daki kaya resimler derinlemesine araştırılıp incelenirse Türk milletinin binlerce yıl önce Bering Boğazı’nı nasıl aştığını daha rahat görebiliriz. Bu konuda yapılan çalışmaları artırmalıyız. Türk kültürü, Avrupa’yı hatta tüm dünyayı etkilemiştir.”
Parlak, yazdığı kitabın Azeri Türkçesine de çevrilerek yayımlandığını kaydetti.
KIPÇAKLAR:
Tengri Damgalı Hatti Güneşi ♥
Türkler, Han-Tengri’nin sembolü olarak, dört kolu eşit uzunlukta (eşkenar) haç seçtiler ve buna “aci” adını verdiler. Belirtmek gerekir ki, eskiden Türk kültürü haça âşinâ idi; “eğik” haç da cehennemin ve eski yer-altı tanrılarının sembolüydü.
Önceleri, haçın yapılışı basitti; sonra gerçek bir sanat eseri oldu; bunları kuyumcular yaptılar: Rûhu parlatması ve güldürmesi için, haçın üzerini altınla kapladılar, değerli taşlarla süslediler.
Eğik haçlar, Altay’da yaklaşık üç-dört bin yıl önce ortaya çıktılar. Ancak, kesin olarak söylenirse, bunlar yine de haç değillerdi. Onları haç olarak, Tengri’ye inanç hakkında bilgi sâhibi olan Avrupalılar adlandırdılar.
Haç, yâni iki çizginin kesişmesi. Tengri sembolünde hiçbir kesişme yoktur; burada başka bir mânâ vardır. Burada güneşin yuvarlaklığı tasvir edilmiştir ki, ondan dört ışın dağılıyor. İşte Tengri böyle sembolize edildi.
Güneşin ışınları!.. Daha doğrusu, aynı merkezden gelen ilâhî nîmetlerin ışıkları. Onlar, ebedî olarak Türk rûhî-mânevî kültürünü işâret eden Semâvî tabiatın sembolleridir. Sonsuz Mâvi Gök’e inanan bir millette, başka türlüsü olamazdı.
Bâzan Tengri’nin sembolüne hilâli de eklediler. Bu ise, tamâmen başka bir mânâya geliyor, zamânı (bu dünyâyı) ve sonsuzluğu (öteki dünyâyı) hatırlatmaya hizmet ediyordu. Zîrâ eski Türkler, zamânı, ayın ve güneşin birliği olarak anlıyorlardı. (Onların on iki yıl esaslı takvimleri de buradan geliyor.)
Tengri’nin sembolünü savaş sancaklarının üzerine işlediler. Onu zincirlere takarak göğüslerde taşıdılar. Alına dövme yaptırdılar. Sanatkârlar, onu bezeklere ve motiflere işlediler… Başka türlü nasıl olsun ki? Millî gelenekler, işte buradan geliyor.
…..
Her yerde Türklerin mânevî/rûhî kültüründe Tengri’nin eşkenar (dört kolu aynı uzunlukta) haçı vardı. Ona Şark’ta “vadjra” dediler…
Han Erke, inançların yayılmaları için güç kullanmaktan kaçınmadı. Şark kavimlerinin anılarında kalan hâdiseler… Büyük hâdiseler. Tengri’-nin haçları, o zamânın “Kuşan” hanlığı döneminin Türk şehirlerinin ve mâbetlerinin yıkıntıları, arkeologların gözlerinden kaçmadı, bunlar biliniyor.
Güneşli geyik de Tengri’nin bir işâreti idi; demek oluyor ki, Türk rûhî/mânevî kültürünün bir alâmet-i fârikası. O, Türklerde haçların ortaya çıkmalarından çok önceye işaret etmektedir.
….
Ermeniler, o sırada, haçın kurtarıcı gücüne henüz inanmıyorlardı; pagan idiler. Ama, buna karşılık, herkes, altında Kıpçakların savaştıkları haçlı bayrakları çok iyi hatırlıyordu. Hayret içerisinde kalmışlardı. Grigoriy, gök yüzünde tıpatıp böyle bir haç görmüştü! İlâhî bir işâret.
Onlar, “Türklere Gök Tanrı’ları yardım ediyor” diye düşündüler.
Hristiyanlar haçın gücünü bilmedikleri gibi, istavroz çıkarmayı da bilmiyorlardı. Bunu da Kıpçaklardan aldılar.
Ermenistan, Avrupa’daki ilk kilisenin, kendisindeki yeni Hristiyan kilisesi olduğunu iddiâ etti. Bu, 301 yılında olmuştu. Orada Tengri’yi ve onun haçını kabûl ettiler. Ermeniler, Türklerin âyin törenini benimsediler. (Hristiyanların kendi törenleri bile yoktu; onlar Yahûdî dîninin sinagoglarındaki kâidelere göre duâ ediyorlardı.)
………………………………………………………………………………………………………………………….
Hemen buraya bir not düşeyim. Yani bir Kıpçak videosu ekleyeyim; http://www.youtube.com/watch?v=K8m8iRYiwUo Bu bir savaş sahnesi. Ayrıca bir başka not; Bir ara Ermeniler ve Gregoryan Kıpçaklar hakkında yazmak istiyorum. Kaynak bulabilirsem. Bunu gerçekten istiyorum. 
…………………………………………………………………………………………………………………………..
TENGRİ SİMGESİ
Buraya kadar anlattıklarıma görsel destekler vererek devam etmek istiyorum. Zira tüm dünyada dağınık olarak bulunan ve her kültürün kendi anlayışı içinde yansıttığı ortak simgeleri bir bütün olarak bir arada görebilmek hem önemlidir hem de inandırıcıdır. Zaten bilimin de amacı farklı gibi sanılan olayları, olguları ve oluşumları
inceleyip tümel bir bakış sunabilmektir. Bu bakımdan size burada anlattıklarımı sadece sözel değil, aynı zamanda görsel görüntülerle destekleyince yaklaşımım daha tutarlı ve bilimsel olmaktadır.
İlk şekilde Hitit kültüründeki Tengri damgasını sundum. İlk anda çarpıcı ve şaşırtıcı gibi görünen bu yaklaşım ilginizi çekip ilerdeki açılımları beklemenizi sağlamak içindi. Şimdi artık 7. yazıda bu açılımlara girebiliriz. Hitit güneşinin kendisi Tengri simgesi olduğu gibi, 3 adet küçük boy Tengri damgası da Hitit kralını, kraliçesini ve baş rahibi simgeliyorlar. Onların da kutsal özelliklere sahip olduklarını belirtiyorlar.
Hitit inancında Tengri damgası o kadar önemli bir yer tutuyor ki duvarlara bu damgaların farklı görüntülerini defalarca çizmişlerdir.
                             Hitit Tengri Damgaları 
  Yandaki şekilde Anadolu Çatalhöyük bölgesinde bulunan bir Hitit tapınak duvarındaki Tengri damgaları görülüyor. İlk yazıda Amerika halklarının ürettikleri Tengri simgelerinden örnekler sundum. Hem kuzey Amerika halkları, hem de orta ve Güney Amerika halklarında Tengri simgelerini bulmak mümkündür. Maya kültüründe daire içindeki artı (+) işareti hem dört yönü hem de yönetici kutsal kişiyi simgeler. Böylece 
“dört yöne hakim olan yönetici” kavramı ortaya çıkar.
  Tengriden Türeyenler
Dördüncü yazımızın şeklinde Tengri damgasından T harfinin ortaya çıkışını ve Tengri’deki T harfi ile Teo’daki T harfinin ortak bir kök damgadan (kavramdan) türediğini görmekteyiz. Ayrıca Orhon abecesindeki T1 harfi ile kalın seslilerle birleşerek bir anlamlı hece oluşturan işaret olduğundan söz ettim. Böylece Ön-Türklerin neden at ile bütünleştiklerini ve neden bu hayvanla birlikte mezara girdiklerini daha iyi anlayabilmekteyiz.
Ayrıca, T1 işaretinin bir kare üzerinde veya bir daire üzerinde duran bir ok olması tesadüf değildir. Bununla anlatılmak istenen at üzerine binmiş yönetici kişi. Ok ile yönetici ve altındaki yuvarlak ile at simgeleniyor. Zira, eskiden Türklerin inandığı bir atasözü vardı: 
“Atı olmayanın adı da olamaz.” Yani, yönetici at sahibi olduğuna göre aynı zamanda adı ve sanı vardır. Burada “sanı” olmak saygın olmak anlamını taşır. Japonların saygın kişilere “san” dediklerini hatırlatırım.
  Tengri ile Ateş ilişkisi
  Yukarıdaki şekilde Tengri damgasından türeyen diğer simgeleri görüyoruz. Ortadaki artı işareti hem Hıristiyan dininde hem de Budist dininde kutsal sayılmıştır. Şeklin sağ üst köşesinde görülen şekil mutluluk ve refah işareti olarak bilinir. Eğer dönüş yönü tam tersine doğru olursa, Nazilerin gamalı haçı olur ki, mutsuzluk ve kıtlık getirir. Bu bakımdan dönüş yönünün saat ibrelerinin ters yönünde olması önemlidir.
Aynı şeklin sağ alt köşesinde OT yazdım. Çünkü hem O harfi hem de T harfi Tenri damgasından türemiştir. Üstelik bu iki harfin yan yana gelişi bir kök sözcük oluşturmaktadır. OT, Ön-Türkçe 
“ateş” demektir. Odun, sözü de “ateşe ait” anlamını taşır. Zamanla yanan küçük bitkilere ot denmiştir. Bu sadece bir anlam kaymasıdır. Böylece Tengri kavramının /ateş, güneş/ kavramları ile ilişkisi de ortaya çıkmış oluyor.
  Dünyadan Tengri Örnekleri
Şekilde dünyadan çeşitli Tengri örneklerini görmekteyiz. Budist gelenekte Tengri simgelerine Mandala denmiştir. Sol üst köşede görülen mağara resminde insan ve elinde kalkana benzer bir Tengri damgası görülüyor. Bu mağara resminin, kesin bir tarih olmasa da, yaklaşık 6,000 yıl önce, M.Ö. 4,000 yıllarında çizildiği tahmin ediliyor.
Sağda görülen Çin damgası da çok eskidir. M.Ö. 2,000 civarı olabilir. Dairesel bir güneş ve ortasındaki ok-yay tutan savaşçı Tengri’nin yer yüzündeki elçisi olarak düşünülmüş olabilir.
Sol alt köşedeki resim bir Tibet mandalasıdır. Küçük renkli taşlardan yapılmış olan bu Tengri simgesi mutluluk ve barış için oluşturulmuştur
Sağ alt köşedeki pişmiş topraktan yapılmış çömlek üzerindeki şekiller de aynı kavramı simgeliyorlar. Spiraller güneşi veya yıldızları, artı işareti ise kollarını iki yana açmış insanı simgeliyor. Böylece güneşe tapan veya gökteki yıldızlara bakan insan kavramı ortaya çıkmış oluyor. Bu çömlek yukarı Nil (bugünkü Sudan) bölgesinde bulunmuştur.
Görüyoruz ki, kadim kültürlerde sanat asla süs olarak algılanmamış ve dekor olarak görülmemiştir. Bugün sanat eseri olarak tanımladığımız örnekler aslında dini öğeler taşıyan mistik simgelerdi. İnsanlar sanat için sanat yapmıyorlardı,“inanç dünyalarını simgeleştirmek için” sanat yapıyorlardı. Yani, toplum için sanat yapıyorlardı. 
YAZI KAYNAK; http://www.astroset.com/bireysel_gelisim/kadim/k7.htm Bu sayfanın devamı var, bir kaç bölüm devam ediyor. İlgilenen olursa siteye uğrayıp baksın derim. Çünkü bir biriyle bağlantılı!
HALUK TARCAN ANLATIMIYLA; 
  • Ön-Türkçe tersine (L) harfı ÖG damgasıdır, anlamı felsefi- yüksek düşünce yani Tanrıya erişmek için gerekli düşünce demektir
  • Ön-atalarımız 4 adet ÖG damgasını uçlarından bir haç şekli oluşturacak  şekilde birleştirmişlerdir.. 4 sayısı, Dört cihan demektir ki, bu şekil 4 cihanda Tanrıya erişme düşüncesine sahip olma demektir.
  • HAÇ diye görülen şekil ise, Ön-Türkçede, OQ damasıdır Günahsız olmayı ifade eder. İ.S.4’ncü yılda Vatikan tarafından kabul edilmiştir.
  • Aslında meydan gelen şekil HAÇ değil, UÇ damgasıdır, El işlerinde bu şekil  genelde 5 kollu olarak geçer ve adı yanar/ döner’dir. Çünkü şekil , dönme hissi  verir. Bu UÇ damgası Ruh’un dönerek Tanrıya erişmesini ifade eder.
  • Bu ön-Türkçe damgayı Kandıra hazinesindeki 123 parça Sikke üzerinde buluruz (prof.M.Tekin , Bizans  Sikkeleri, Yapı Kredi bankası) Araştırmacılarımız bu damganın “yeldeğirmeni” diye değerlendirmişlerdir.
  • İstanbul Arkeoloji müzesinde Bizans sikkesi denen ve 1numara ile kayıtlı olan sikke gene bu damgayı taşır(Prof. A.Alpay, İst. Archeo. Mus. A Turizm, 1995)
  • İ.Ö. 500 tarihi verilen bu sikkeler bu tarihte, İstanbul’da  Bizanslıların değil , Ön-Atalarımızın bulunduklarını gösterir.
  • Bu sikkelerin öteki yüzünde Ön-Türkçe OY-ÖGÜY ; yani düşünme yeteneği yazılıdır (K.Mirşan)
  • UÇ damgası şeklinde düzenlenmiş olan bu ÖG damgaları, Kilim, Hallarımızda mevcutturlar. Antalya Yat limanında bir evin tahta penceresi bu UÇ damgasıyla r.bir sanat şaheseri olarak süslenmiştir.( eğer ,hâlâ duruyorsa?)
Bizans Sikkesi üzerinde ÖG Tamgası ve “Düşünme Yeteneği” yazan ÖnTürkçe bir cümle. (Kazım Mirşan)
Sn. Haluk TARCAN
Dipçe:
Kişiler Tengri katında, Kozmoz da, renksiz, kokusuz, hareketsiz ve şekilsiz olarak  uyu usuq (uyuşuk) halde bulunurlar. Kişi Tengri’nin buyruğu ile OZ laşıp (Mana dan Maddeye geçip, şekil değiştirerek – Metamorfoz) AT ılıp UÇ arak (döne döne) yeryüzüne iner. VAR olur, CAN olur, KİŞİ olur. (CANlanır) Ön Türkler de > OK Kişisi olur ON Kişisi olur.  Öldüğünde ise kişi tekrar “OZ” laşarak, “AT” ılır, “UÇ” ar ve ” Tengri” ye geri döner.
OZ (sözde svastika ve gamalı haç) Tamgası’nın tarih öncesinden MU kökenli ve MU alametlerinden biri olduğuna, dünyaya da buradan yayıldığına dair bir düşünce de mevcuttur.
Kaşgar Türk Kilimi
Moğolistan Kubilay Han Heykeli
Grek Miğferi diye adlandırılan ve Yunanistandaki bir müzede bulunan miğfer
Roma’da bir mozaik
Günümüz Kamları
Camii ve Klise
Japon Samuray Giysisi

4 Aralık 2016 Pazar

KARAMANOĞULLARI İLE İLGİLİ BAZI BİLİNMEYENLER



Karamanoğlu Mehmed bey ünlü dil fermanını neden yayınlama gereği duymuştu? Kullanılan dil tehdit altında olduğu için mi?
Selçukluların dağılmasından sonra kurulan pek çok beylik Selçuklu toprakları üzerinde kurulurken Karamanoğulları beyliği Selçuklu toprakları dışında, Kilikya Ermeni prensliği toprakları üzerinde kurulmuştur.
Pek çok beylik kurumsal devlet yapısını oluşturamadan sona ererken Karamanoğulları beyliği çok kısa sürede kurumsal devlet yapısını oluşturmuş ve uzun yıllar varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Bunun bir sebebi var mıdır?
“Karamanoğlu I. Mehmed Bey, Selçuklu Hanedanı namına Konya'da:
"Bugünden sonra divanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydanda Türkçe'den başka dil kullanılmaması" hakkındaki mühim fermanını neşretmiştir. (13 mayıs 1277).”
Türkçeden başka ve Türkçeyi tehdit eden bir dil kullanıldığı için mi?
“Bu Türkçeden başka bir dil” neydi? Hangi dildi?
Bir kısım tarihçiler o dönemde resmi yazışmalarda genellikle Arapça ve Farsça kullanıldığını, bu dillere karşı yayınlanmış bir ferman olduğunu söylerler. Günümüzde de hem hukuk hem de tıp gibi alanlarda Türkçeden başka Arapça Farsça ve Latince gibi dillere ait kelimeler yoğun olarak kullanılmaktadır. Bu dillerin kullanılması dilimizi ne kadar tehdit etmektedir?
Karamanoğlu Mehmet bey, fermanda dilin nerelerde kullanılacağını açıkça belirtmiştir. Yani, divanda, dergahta, berzahta, mecliste ve meydanda kullanılan bu dil yerine Türkçe kullanılacaktır. Bu dilin sadece resmi yazışmalarda değil, divanda, dergahta, berzahta, mecliste ve meydanda kullanılan bir dil olduğunu anlıyoruz.
Yapılan araştırmalarda orta Anadolu’da Karamanoğullarından kalma Yunan (Grek) Alfabesiyle Türkce yazılmıs ve Hıristiyan mezarlar ortaya çıkarılmıştır.
Bazı araştırmacıların bildirdiğine göre Karamanoğulları Beyliği, Grek alfabesi ile yazılan gerçekte Türkçe olan “Karamanlika” adı verilen bir yazı biçimi kullanmıştır.
Anadolu Selçuklularının dağılmasından sonra Selçukluların hakim oldukları topraklar üzerinde çeşitli adlar altında çok sayıda beylikler kuruldu.
Bu beyliklerden sadece Karamanoğulları, Selçukluların sahip oldukları topraklar üzerinde değil, başka bir devletin, Kilikya Ermeni prensliğinin toprakları üzerinde kurulmuş tek beyliktir.
Karamanoğulları beyliği, Kilikya Ermeni prensliği içindeki Rubenian hanedanının hakim olduğu topraklar üzerinde kurulmuştur.
(Rubenianlar, Sultan Selahattin’in Kilikya’ya girmesiyle prensliğin yönetimine gelmişler, Selahattin’in Kilikya’dan ayrılmasıyla da iktidarı Hetumianlara kaptırmışlardır. O nedenle o sırada iktidarda bulunan Hetumian hanedanı ile iktidar çekişmesi içindeydiler. Rubenianlar Türklerle bir yakınlaşma içine girmişlerdi. Pek çoğu Türkçe isimler kullanıyorlardı.)
Karamanoğulları, Selçuklu toprakları dışında bir bölgede kurulmasına rağmen en güçlü ve en uzun ömürlü beylik olma özelliğine sahiptir.
Anadolu’da kurulan beyliklerin çoğu kurumsal devlet yapılanmasını gerçekleştirememişlerdir. Karamanoğulları ise rekor sayılabilecek kadar kısa bir sürede ve o döneme göre mükemmel sayılabilecek kadar düzgün bir devlet yapılanmasını gerçekleştirmişlerdir.
Tarihçilerin bildirdiğine göre Nureddin Sofi önderliğinde Sivas dolaylarından toplanıp getirilen göçebe Türkmenlerden oluşan bir beyliğin, hiçbir devlet tecrübeleri olmadığı halde bu kadar kısa sürede ve düzgün bir devlet yapılanmasını gerçekleştirmesi çok şaşırtıcıdır.
Nureddin Sofi’nin Ermeniden dönme olduğu yolundaki iddialar olduğu gibi, Nur-e Sofinin oğullarının kimlikleri ve sayısı konusunda da farklı görüşte olan tarihçiler vardır.
Nureddin Sofi’nin Ermenek, Mut ve Gülnar’ın ele geçirilmesinden hemen sonra (henüz beylik bile kurulmamışken) her şeyden elini eteğini çekerek yönetimini oğullarına (?) bırakmasının ardında yatan sebepler karanlıktır.
Karamanoğulları beyliği kurulur kurulmaz kendilerine bu toprakları bahşeden Anadolu Selçuklularına savaş açan ilk beylik olma özelliğine sahiptir.
Karamanoğullarının ilk kurulduğu sırada, Ermenek, Mut ve Gülnar’ın ele geçirilmesi sırasındaki 10 binleri ancak bulan asker sayısı çok ani ve aşırı bir artışla kısa sürede 70 binleri bulmuştur. Asker sayısı bu kadar ani artış gösteren başka bir beylik yoktur.
Osmanlı kayıtlarında Karamanoğlu topraklarından diyar-ı Rum diye bahsedilir. Diğer beyliklerde Arap harfleri kullanılırken Karamanoğullarında Grek alfabesi kullanıldığı için bu şekilde anıldığı sanılmaktadır. Karamanoğullarının “Karamanlika” denilen bir yazı dili kullandıkları iddia edilir.
Yapılan araştırmalarda Karamanoğullarına ait çok sayıda Türkçe ve Grek harfleriyle yazılmış Hıristiyan mezar taşları bulunmuştur. En fazla Hıristiyan nüfus bulunduran beylik Karamanoğullarıdır.
Türk devletlerinde İslamiyetten önceki devirlerde Devlet yöneticisine Han veya Hakan İslamiyeti kabul ettikten sonra ise hep Padişah veya Sultan ifadesi kullanılmıştır. Devletin idare merkezine Taht-ı Karaman ve yöneticisine Kral ifadesini kullanan tek beylik Karamanoğullarıdır.
Gerek Selçukluların gerekse gelecekte büyük bir imparatorluğu kuracak olan Osmanlıları en çok uğraştıran tek beylik Karamanoğullarıdır. Osmanlılar Sofya’ya kadar inen Haçlı kuvvetlerini karşılamaya gittiklerinde, Osmanlı Devletini arkadan vurmakta da tereddüt etmeyecek kadar bela olan bir beyliktir.
KİLİKYA ERMENİ PRENSLİĞİ
Tarihin çeşitli dönemlerinde yaşanan göçler ve sürgünler sebebiyle Anadolu’nun güneyinde yoğun bir Ermeni nüfusun oluştuğu bilinmektedir. Bu nüfus artışı 1080 yılında burada bir ermeni prensliğinin kurulmasına yol açmıştır. Her ne kadar bir prenslik kurulmuşsa da bu prenslik tek başına uzun süreli bağımsız bir devlet olmayı başaramamış, diğer devletlere bağlı vassal olarak varlığını uzun süre devam ettirmiştir.
Bazı araştırmacıların Mut tarihinden bahsederken bölgedeki Türk varlığından dolayı yer ve yöre isimlerinin hep Türkçe adlar olduğunu iddia etseler de, bölgede artan Ermeni nüfus Thoros isimli bir Ermeni prensi tarafından silahlandırılarak, bölgede hakim bir güç olarak dağları sahiplenmesinden sonra bu dağlar, Toros’un Dağları veya Toros Dağları olarak bu Ermeni prensinin ismiyle anılır olması söz konusu olmuştur.
Kilikya Ermenilerinin, bilinen Ermeniceden farklı olarak, ses değişikliğine uğramış ve günümüzde Orta Ermenice olarak tanımlanan bir Ermenice kullandığı bilinmektedir.
Yörede en yüksek dağ olarak bilinen Eğre dağının da adını, kutsal saydıkları ve buralara sürgüne gelmeden önce bir zamanlar eteklerinde yaşadıkları Ağrı dağının isminden esinlenerek koymuş olmaları gerektir. Eğri Dağının zirve silueti Ağrı dağıyla benzerlik de gösterir.
Mut’a bağlı Navdalı köyünün adı (Elmapınarı köyü olarak değiştirilmiştir ) o dönemde kullanılan Orta Ermenicede Yeni vadi anlamına gelmektedir. (köy vadi içindedir)
Mut yakınlarındaki, Aspıt ya da Asbut olarak bilinen ve geçmişte “Aspıt beyleriyle” meşhur yerin adı ise, burada bir adam budundan asıldığı için bu adı aldığı şeklinde saçma bir hikâyeyle açıklanmaya çalışılmaktadır. Oysa Ermenicede Aspet ya da Aspıt (12. Yüzyılda Türkçede de kullanılmaktadır) “ata binen prens” ya da “atlı bey” anlamındadır.
Adının Sason ya da Sosun olduğu konusunda tartışmalar yapılan Mut’a bağlı Çömelek köyündeki kanyonun (kapız) adı ise yine Ermenicede “taşra”, “taşra şehri” anlamına geldiği gibi, Ermenilerce yaygın şekilde Sosoun veya Sosunyan olarak kullanılan bir isim ve soy isimdir. Latince kökeni taşlık ve kayalık kanyon anlamındadır.
Son yıllarda adı Prof. Hüseyin Gezer Caddesi olarak değiştirilen, fakat halk arasında hâlâ ısrarla Mara caddesi veya Mara yolu olarak bilinen, Mara antik şehrine kadar ulaşan bir cadde vardır. Mara ismi, bazı yazarlarca Mağara ya da Mera olarak zorlama bir değiştirmeye uğratılmak istenmektedir. Türkçedeki Meryem karşılığı olarak Ermenicede kullanılan Mariam ın kısaltılmış şekli, Mara dır. (Türkçedeki İbrahim’in konuşma dilinde İbo dönmesi gibi.)
Avgın, yerel ağızda taştan yapılmış su kanallarına verilen addır. Yöreye göre avgat ya da avga olarak da söylenmektedir. Taştan yapılma bir su yolu gibi duran kayalık bir boğazın ortasında duran Mavga kalesine de bu nedenle bu ad verilmiştir. Manavgat şehri de Manavgat çayının oluşturduğu tıpkı buna benzer bir boğazın önünde kurulduğundan bu adı almıştır.
1180 yılında Selaheddin Eyyubi nin Kilikya ya girmesinden sonra, Selahaddin in gücünün ve ününün ulaştığı pek çok yerde olduğu gibi Kilikya’da da anne ve babalar çocuklarına onun ismini vermeye başladılar. Ancak küçük bir farkla Kilikyalı anne-babalar çocuklarına Ermeni ağzıyla söylendiği şekliyle Salattin ya da Salahattin ismini koyuyorlardı.
Ne hikmetse Sultan Selahaddin’in Kilikya’ya girmesinden sonra Ermeni prensliğine Roubenian hanedanı hükmetmeye başladı.
1211-1212 yılında bölgeye gelen ve bir din adamı olan 25 Ağustos 1211'deAkka'da karaya çıkan Wilbrand von Oldenburg adlı seyyah Çukurova'da Ermenilerin hakim olduğu bölgede yaşayan toplulukları sayarken "burada Ermeniler'den başka Franklar, Grekler, Süryaniler, Türkler ve diğerleri yaşamaktadır" demektedir.
Kilikya Ermeni prensliğinin hakim olduğu bu topraklar üzerinde değişik milletlere ait toplulukların yaşadığı anlaşılmaktadır. Bunun yanında Ermeni prensliğinde hanedanlar arası sürekli bir iç çekişme ve hanedanlar arası iktidar mücadelesinin yaşandığını da görmekteyiz. Kimi zaman güçlü bir devletin desteklediği bir hanedan iktidar olurken, bir süre sonra başka bir güçlü devlet tarafından atanan diğer hanedanın iktidar olması söz konusu olmuştur.
Hanedan içindeki güçlü ailelerin de hanedan içindeki ağırlığı ele geçirme ve iktidar üzerinde etkili olma gayretlerine sık rastlamaktayız. Özellikle Rubenianlar içindeki Türkçede Arslan anlamına gelen Levon (ya da Leon) ailesi oldukça önemlidir. Mut, Silifke ve Anamur’da etkili ve söz sahibi bir ailedir.
Kilikya Ermeni prensliğinin 1080 yılında başlayıp 1375 yılına kadar süren tarihi boyunca iktidar, Adana, Mersin ve Kızkalesi gibi sahil kesiminde hakim olan Haetumian, Mut, Ermenek, Silifke, Anamur, Gülnar da hakim olan Roubenian ve son olarak Kıbrıs’ta yoğun olarak yaşayan Lousignan hanedanının arasında el değiştirmiştir.
Uzun yıllar Selçuklulara bağlı bir vassal olarak yaşadıktan sonra Selçukluların dağılmasından sonra Ermeni Rubenian hanedanının yoğun olarak yaşadığı topraklarda kurulan Karamanoğulları beyliği de bu hanedan arası çekişmelerin bir sonucu olarak kurulmuştur.
Karamanoğuları beyliğinin kurucusu Nureddin sofi Ermenek dağlarından kömür toplayıp Larende de (bugünkü Karaman) satan bir kömürcü iken birdenbire güçlü bir beyliğin kurucusu durumuna gelmiştir.
Yalnızcabağ köyü Değirmenlik Yaylası’nda türbesi bulunan Nur-e Sofi’nin kim olduğu, pek çok kişi tarafından merak edilmektedir. Onun hakkında pek çok rivayetler var.
Ermeniden dönme olduğu,( Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, çev. Mehmet Ata Bey, yay.haz. Mümin Çevik-Erol Kılıç, İstanbul 1989) Baba-i tarikatına girerek Anadolu’daki alevi nüfus üzerinde oldukça etkili olan bu tarikatta “baba” ünvanına kadar yükseldiği bildirilmektedir.
Nureddin Sofi Sivas yöresindeki alevi bahşiş Türkmenleri toplayıp 10 bin kadar silahlı bir güçle yöreye gelerek Ermenek, Mut ve Gülnar kalelerini ele geçirdiği, ardından Mut’un Değirmenlik yaylasına inzivaya çekildiği, yönetimi oğullarına bıraktığı bildirilmektedir. Oğullarının sayısı ve kimliği konusunda da tartışmalar yapılmaktadır.
KARAMANOĞULLARININ BAZI ÖZELLİKLERİ
Anadolu Selçuklularının dağılmasından sonra Selçukluların hakim oldukları topraklar üzerinde çeşitli adlar altında çok sayıda beylikler kuruldu.
Bu beyliklerden Karamanoğulları, Selçukluların sahip oldukları topraklar üzerinde değil, başka bir devletin, Kilikya Ermeni prensliğinin toprakları üzerinde kurulmuş tek beyliktir.
Karamanoğulları beyliğinin Ermeni prensliği içindeki toprakları, Kilikya Ermeni prensliği içindeki Rubenian hanedanının hakim olduğu topraklarla sınırlı kalmıştır.
(Rubenianlar, Sultan Selahattin’in Kilikya’ya girmesiyle prensliğin yönetimine gelmişler, Selahattin’in Kilikya’dan ayrılmasıyla da iktidarı Hetumianlara kaptırmışlardır. O nedenle o sırada iktidarda bulunan Hetumian hanedanı ile iktidar çekişmesi içindeydiler. Rubenianlar Türklerle bir yakınlaşma içine girmişlerdi. Pek çoğu Türkçe isimler kullanıyorlardı.)
Karamanoğulları, Selçuklu toprakları dışında bir bölgede kurulmasına rağmen en güçlü ve en uzun ömürlü beylik olma özelliğine sahiptir.
Anadolu’da kurulan beyliklerin çoğu kurumsal devlet yapılanmasını gerçekleştirememişlerdir. Karamanoğulları ise rekor sayılabilecek kadar kısa bir sürede ve o döneme göre mükemmel sayılabilecek kadar düzgün bir devlet yapılanmasını gerçekleştirmişlerdir. Tarihçilerin bildirdiğine göre Nureddin Sofi önderliğinde Sivas dolaylarından toplanıp getirilen göçebe Türkmenlerden oluşan bir beyliğin, hiçbir devlet tecrübeleri olmadığı halde bu kadar kısa sürede ve düzgün bir devlet yapılanmasını gerçekleştirmesi çok şaşırtıcıdır.
Nureddin Sofi’nin Ermeniden dönme olduğu yolundaki iddialar olduğu gibi, Nur-e Sofinin oğullarının kimlikleri ve sayısı konusunda da farklı görüşte olan tarihçiler vardır.
Nureddin Sofi’nin Ermenek, Mut ve Gülnar’ın ele geçirilmesinden hemen sonra (henüz beylik bile kurulmamışken) her şeyden elini eteğini çekerek yönetimini oğullarına (?) bırakmasının ardında yatan sebepler karanlıktır.
Karamanoğulları beyliği kurulur kurulmaz kendilerine bu toprakları bahşeden Anadolu Selçuklularına savaş açan ilk beylik olma özelliğine sahiptir. (Türkiye Selçuklu sultanı Dördüncü Kılıç Arslan, Karaman Beyin hadise çıkarmasından çekinerek ona, Lârende (Bugünkü Karaman) Kalesini iktâ olarak verdi. Aynı zamanda kardeşi Bunsuz da, Selçuklu sultanının sarayında “candar” yani muhafız olarak görevlendirildi. Fakat, uç beylerinden bazılarının cezalandırılmasından endişelenen ve bir gün sıranın kendilerine geleceğini düşünen Karaman Bey, beraberinde kardeşi Zeynül-Hac ve Bunsuz olduğu halde, 20.000 kişilik bir kuvvetle Konya üzerine yürüdü. Ancak, Gevele Kalesi önünde yapılan muharebede Selçuklu veziri Muînüddin Pervane, Karamanlıları mağlup etti. Karaman Beyin kardeşleri Zeynül-Hac ve Bunsuz yakalanarak Konya’da idam edildi.)
Karamanoğullarının ilk kurulduğu sırada, Ermenek, Mut ve Gülnar’ın ele geçirilmesi sırasındaki 10 binleri ancak bulan asker sayısı çok ani ve aşırı bir artışla kısa sürede 70 binleri bulmuştur. Asker sayısı bu kadar ani artış gösteren başka bir beylik yoktur.
Osmanlı kayıtlarında Karamanoğlu topraklarından diyar-ı Rum diye bahsedilir. Diğer beyliklerde Arap harfleri kullanılırken Karamanoğullarında Grek alfabesi kullanıldığı için bu şekilde anıldığı sanılmaktadır. Karamanoğullarının “Karamanlika” denilen bir yazı dili kullandıkları iddia edilir.
Yapılan araştırmalarda Karamanoğullarına ait çok sayıda Türkçe ve Grek harfleriyle yazılmış Hıristiyan mezar taşları bulunmuştur. (araştırmayla ilgili geniş bilgiler Atlas dergisinde yayınlanmıştır) En fazla Hıristiyan nüfus bulunduran beylik Karamanoğullarıdır.
Türk devletlerinde İslamiyetten önceki devirlerde Devlet yöneticisine Han veya Hakan İslamiyeti kabul ettikten sonra ise Padişah veya Sultan ifadesi kullanılmıştır. Devletin idare merkezine Taht-ı Karaman ve yöneticisine Kral ifadesini kullanan tek beylik Karamanoğullarıdır.
Gerek Selçukluların gerekse gelecekte büyük bir imparatorluğu kuracak olan Osmanlıları en çok uğraştıran tek beylik Karamanoğullarıdır. Osmanlılar Sofya’ya kadar inen Haçlı kuvvetlerini karşılamaya gittiklerinde, Osmanlı Devletini arkadan vurmakta da tereddüt etmeyecek, Bizans ve Haçlı kuvvetleriyle işbirliği yapmaktan çekinmeyecek kadar bela olan bir beyliktir.
SONUÇ:
Sanılanın aksine Karamanoğullarının Selçukluların dağılmasından sonra Selçuklu topraklarında çeşitli Türk boyları tarafından kurulan beyliklerden biri olmadığı, Selçuklu toprakları dışında Kilikya Ermeni prensliği bünyesindeki Roubenian hanedanının hakim olduğu bölgede ve onlar tarafından kurulan bir devlet olduğu izlenimi doğmaktadır. Roubenianların ihtiyaç duyduğu silahlı güç Nureddin Sofi tarafından Sivas taraflarından toplanıp getirilmiş ve bu güçle devlet kurulmuştur.
Kısa süre içinde Nureddin Sofinin saf dışı bırakılarak yönetimin oğullarına (?) geçmesi bunu doğrular niteliktedir. Roubenianların geçmişte Kilikya Ermeni Prensliğinde yaşadıkları yöneticilik tecrübesi Karamanoğullarının kısa sürede kurumsal devlet yapısını oluşturmalarında çok yararlı olmuştur.
Ermenek, Mut, Silifke, Anamur bölgesinde zaten etkili ve çoğunlukta olan Roubenian hanedanının prensliğin başındaki Haetumian hanedanına meydan okuması şeklinde ortaya çıkan bu durumda “Mut kalesinin fethi”, “Ermenek Kalesinin fethi” gibi bir fetih durumu söz konusu olmamıştır. Sadece bölgedeki az sayıdaki Haetumian taraftarlarının Kızkalesine sürülmesi söz konusudur.
Karaman ismi Ermeniler arasında çok yaygın kullanılan bir isim ve soy isimdir. Karamanoğlu Mehmet bey ünlü fermanını devlet yazışmalarında kullanılan Arapça ve Farsça nın dil üzerine etkili olmaya başlamasından dolayı yayınlamamıştır. Zaten mantıken böyle bir şey mümkün değildir. Çünkü günümüzde bile hukuk dilinde kullanılan Arapça ve Farsça kelimelerin dil üzerine çok fazla bir olumsuz etkisi yoktur. Karamanoğlu Mehmet bey konuşulan, kullanılan bir dilden bahsetmektedir. Ve Türkçenin nerelerde kullanılacağını “Divanda, dergâhta, berzahta, mecliste, meydanda…” diyerek açıkça belirtmiştir. Yani Türkçenin, resmi yazışmalarda kullanılan ölü bir Arapça ve Farsça yerine değil, fermanda anılan yerlerde canlı, konuşulan bir dile karşı kullanılacağı anlaşılmaktadır.
Kilikya Ermeni prensliği bilinen Ermeniceden farklı olarak “orta Ermenice” denilen bir dil ve Grek alfabesi kullanmaktaydı. Karamanoğulları da Grek alfabesi kullanmaktaydı ve kullanılan yazı diline “Karamanlika” demekteydiler.

Anadolu…Latin kökenli bir sözcük değildir!


Anadolu…Latin kökenli bir sözcük değildir!
‘Anadolu’ sözcüğünün kökeni konusunda önce bir söylenceye kulak verelim:
Yurdumuzun adı olan ‘Anadolu’ köken olarak Latinceden gelir öngörüsüne dini bir sunu gibi araştırma gereği görmeden alıp kabullenmişiz. Gerçekten öylemi, sorusu üstünde yoğunlaşan yazı okuduğumu sanmıyorum. Aşağıdaki bilgi ve kaynaklar eşliğinde bu gecikmiş soru üstünde yoğunlaşalım istedim.
Dedemin mezarını arıyorum:
Burdur sınırları içinde kalan Sağalassus’ta kazı yapılmaktadır. Kazı alanının üst tarafından geçmekte olan bir köylü, amcaoğlunun mermer bir mezar içinde elinde kürekle çalıştığını görünce takılmadan edemez, “Emmioğlu köyün mezarlığı dar mı geldi, yoksa define mi arıyorsun?” der. Mezar içindeki emmioğlu bu sataşmaya karşılıksız bırakmaz, “Baban, dedenin mezarını Çanakkale’de bulamamış. Ben de dedemin dedesinin dedesini burada aramaya karar verdim. Hele kefeninin cebinde çil çil altınlar bulayım, sana zırnık koklatmam…” diye yanıt verince,diğer işçiler sesli bir şekilde güler.Kazı başkanı, Prof. Dr. Marc Weelkens, olup biteni anlamak ister. Sonra da “dedemi arıyorum” cümleciğine takılır kalır. “Olabilir mi?” sorusu üstünde yoğunlaşır.
Kazı sonunda bu işçinin saç teli ile mezardan çıkan saç tellerinin örneklerini inceletmek üzere Belçika’ya götürür. Sonuç: İşçinin saç teliyle, mezardan çıkan saçın DNA yapısı şaşılacak kadar benzer olduğu ortaya çıkar. İşçi,dedesine ait en küçük bir bulguya rastlamaz ama dedesinin dedesine ait bilgileri gün ışığına çıkarmıştır.
Türkler Anadolu’yu Türkleştirdi ama kendileri de Anadolulaştı.
Benliğimizde değişik kültürleri Anadolu’da eritirken, kendimizin de bu potada eridiğinin hiç ayrımında değildik. Bir karış toprak için gözümüzü kırpmadan can alıp can vermişiz, ama İstiklal Marşımızın adındaki “istiklal” sözcüğü bile Arapça, neden ‘özgürlük’ marşı diyen olmamış. Ben ilkokuldayken ‘Tahrir’ dersimiz vardı, öğretmenin eli öpülesi Muzaffer İzgü olduğunu düşünürseniz, benim gibi köylü çocuğunun çektiğini sıkıntıyı anlıyor olmalısınız. Ortaokula gittiğimde ders programında tahrir dersinin olmayışı beni sevindirmişti ama bu dersin adının değiştiğini, yeni adının ‘kompozisyon’ olduğunu çok geçmeden öğrendim. ‘Tahrir’ ve kompozisyon’ sözcüklerinin hiç birisi Türkçe değil, yok muydu bunun anadilimde karşılığı? Allah’ı ile Arapça, kendi arasında Türkçe, mahkemesinde ne olduğu belirsiz dil konuşan bizim gibi kaç ülke vardır ?
“Anadolu” sözcüğü üstünde kafa yoranın olmayışı hiç de şaşılası bir iş olmalı. Düşünmeden, araştırmadan “Latince” deyip çıkmışız işin içinden. Bu iş bu kadar basite alınacak bir konu olmamalıydı. Bu sözcüğün kökeni ölü dillerinden biri mi, yoksa gerçekten Latin kökenli miydi, sorusu üstünde yoğunlaşmadan, Hititler döneminde yirmi civarında değişik dil kullanıldığını us katmanlarımızda küflü bir mıh gibi öncelikle tutulması gerek. Konu üstünde yoğunlaştıkça geçmişe mini bir yolculuk yapmaktan gayrı çaremiz yok.
a- İlk kırılma noktası –bence-: ‘Ama’ sözcüğü.
Türkçemizdeki ‘ana’ kelimesi Sümerlerdeki ‘ama’ karşılığı olduğu düşünülürse, bence ilk kırılma noktasını saptamış oluruz. Bu dönemde, ne Roma İmparatorluğu ne de Latince kuluçka döneminde bile değildi. Hititler, kendilerini ‘doğudan gelen/doğulu’ anlamında ‘Assuvalı’ derken; Mısırlılar, Anadolu’ya ‘Assyos’ diyorlardı. Homeros’a göre, ‘asya’, Efesliler-Lidyalılardan öte bir anlam içermiyordu. Kibele’nin değişik bölgelerde değişik adlar ve yontularıyla yüzlercesi üretildiğini biliyoruz. Anadolu’daki en görkemli yontularından biri (Allah), şimdiki Kabe’ye götürülüp yerleştirilince, daha o dönemde Anadolu’da (Kibele’ye) yakaran insanın yüzü Arabistan’a doğru çevrilmişti. Kibele, Efes’te Artemis adını alıyor ve bölgeye göre isim evrimine ayak uyduruyor. (Havva, Lat, İsis, Rea, Venüs, Diana, Êva, Evâ, Ava, Seher Yıldızı, Zühre, Altın Kase…….adlarıyla anılan hep aynı kadın tanrıçadır.) Bu tanrıçanın 40 tane perisi vardır. Bunlardan ilk yirmisine ‘Asyalılar’ diğer yarısına ise ‘Okyanuslar’ denilirdi.
Görüldüğü gibi Anadolu’nun adı, hangi pencereden bakılırsa bakılsın, Ana Tanrıça, Kibele’ye ilintili, ama kesin kes ‘Asya’ bağlantılıdır. Sonuç: ‘Anadolu’ sözcüğünün yüzü Latin Avrupa’ya değil, Asya’ya, Asyalılığa dönük olduğu ortaya çıkmıyor mu?.
Yine o günlerde “Avropa” ( ‘Avrupa’ diyecek değilim herhalde!) denildiğinde, akla gelen bölge ile, bugünkü Avropa’nın çok az bir bağlantısı vardı; ‘ Avropa’ Apollan’a adanan Mora ve Ege adaları içerikli bir bölgenin adından ibaretti. Dünya hayali çizgilerle beş dilime ayrılarak, beş kıtanın oluşturulması, Ahmet Arif’in diliyle daha dünkü çocuk. Karadeniz bölgesinden Anadolu’nun (özellikle Ege’de) fırtınalar estiren, erkekleri hiçe sayan Amazon kadınlarından sonra, Anadolu kadınının gücünü keşfeden bir başka imparator çıkıyor karşımıza; İskender...( ‘İskender’ kelimesi Grekçe olmayıp, kökeni 22 ölü Anadolu dillerinden biridir, ama hangisi?) Çanakkale’den Anadolu’ya giren İskender, Ege kıyılarından aşağıya doğru yakıp yıkarak iniyor ve Milet’i talan ediyor; genç kızlar ve kadınlar hariç…
Miletli kadın, ya da kızlarla evlenecek olan askerlerini paraya boğacağını vaat edince, bir gecede Milet körfezinde beş yüzden fazla düğün kurulduğunu biliyoruz. Bu bir nüfus patlaması ve ırklar karışımı değil midir?
b-İkinci kırılma noktası: ‘Asu’
Babil ve Asurlular bu sözcüğü ‘güneşin doğduğu yer- doğu’ anlamında kullandıklarının altını bir kez daha çizelim. ‘Asu’ kelimesi : ‘asi, asude, asudelik’ gibi bugün bile dilimizde kullanıldığı düşünülürse, ‘asu’ ile dil bağımızın devam ettiği anlaşılır.
c-Üçüncü kırılma noktası: Tevrat
Zaman kitaplı dinlere doğru akmaktadır, ilk kutsal kitap olan Tevrat’ta Yafet (Hz. Nuh’un üçüncü oğlu) ‘Asya’ adlı bir tanrıça ile evleniyor, Asya, Kibele’nin diğer adından başkası değildir. Görüldüğü gibi Kibele bağlantılı Asya ve Asyalılık gündemden hiç düşmüyor.
Rum ve Rumi kargaşasına gelince:
Öncelikli ‘Rum’ söylemi kesinlikle Türklere ait bir keşif değildir. Arapların, Anadolu için kullandıkları bir kelimeden ibaretti. Anadolulu Türkler, bu söylemi kendilerinden olmayan kişileri tanımlamak için kullanırlardı. Roma ikiye bölününce, Anadolu’da kalan Doğu Roma’ya doğal olarak ‘Tema Anatolika’ dendi. Aynı dönemde, Anadolu’da yaşayan Türkler, ‘Tema Anatolika’ karşılığı olarak ‘Diyar-ı Rum’, yani; ‘Rum Diyarı’ söylemini türedi. Rumi: Rum diyarından gelen, ÖZ BE ÖZ ANADOLU insanından öte bir şey değildir. Bu ayrımı bilmeyen bir kişi ‘Arz-ı Rum’ kökenli diye ‘Erzurum’ ya da Erzurumluların ‘Rum kökenli’ olduğunu söylemesi hiç şaşılası bir cahillik sayılmamalıdır.
Mevlâna Celaleddin Rumî, ‘doğulu, Rum bölgesinden gelen’ demekti. Rumeli daha sonraları Osmanlının bugünkü Avrupa sınırları içinde kalan toprakları için kullanılıyordu. Ayrıca, ‘Anadolu’ Osmanlı döneminde sadece merkezi Amasya olan Sivas- Kastamonu arasını kapsayan bir eyaletin adından ibaretti. Düşünebiliyor musunuz, daha düne kadar Avrupalılar bize ‘Türkler’ derken, biz kendimize ‘Osmanlı’ demişiz. Ne acı değil mi? Bir şairinin dediği gibi : “ O balıklar ki denizdedir/Denizi bilmezler”
d-Dördüncü kırılma noktası: ‘Anaıoî’
Altıncı yüzyıla kadar Roma İmparatorluğu’nun ana dili Latincedir. Şimdiki Avrupa dillerinin adı bile yoktu. Günümüz kaynaklarında ‘Anadolu’nun Eski Grekçe/Latince kökenli bir kelimeden geldiği yazılı, aynı kökenli olan birkaç sözcük saymak olası. Bu kaynak kelimeleri bir şemsiye altında toplamaya kalktığımızda, en eski köken kelime olarak karşımıza ‘Anaioî’, daha sonra ‘Tema Anatolika’ çıkar.
Bu sözcükler doğrultusun:“Doğu, doğuda kalan, güneşin doğduğu yer” anlamına geldiği kesin. (Yani ‘Asu’ ile ‘Anaıoî’ sözcükleri etimolojik olarak akraba değilse bile aynı anlamlı olmalıdır. Aynı anlama gelen ‘asu’ sözcüğü Babil ve Asurlular döneminde de kullanıldığını ve Roma İmparatorluğunun parçalanmasına kadar, bu iki eski kültür arasında ciddi bir zaman boşluğu olduğunu biliyoruz.
Ekinsel (kültürel) gerçekler:
a- İlk vejetaryen olarak bilinen ‘Apaollon’ adı ilk kez Hititlerde ( Tuvana) ‘Apollnius’ olarak geçtiği de kesinleşti ve Hititçe ile Helence uzaktan akraba bile değillerdi. Bugün ‘Apollon’ denilince akla ilk gelen kültürün Grekçe ya da Helence olması niye/neden/hangi mantıkla kabullenildi?
b- ‘İon’ adı da kesinlikle Grekçe değil, İonlular da Helen. Ölü bir Anadolu dilindeki ‘İyavon’ daha sonraki dönemlerde ‘ion’ kelimesine dönüştü. Persler, Anadolu üstünden Atina’yı kuşatmaya giderlerken, ilk kez İonlarla karşılaştılar ve onlara ‘Yauna’ daha sonra ‘ Yunanistan’ diye adlandırdılar. Yani, Perslere göre, ‘Yunanistan’ İon Şehirlerinden ibaretti. Yunanistan’ın adı bile öz be öz Gerekçe, (eski Latincede ‘dolandırıcı, düzenbaz’ anlamlı olduğundan kendilerine Helenler denilsin isterler) ya da Helence olmadığı,Anadolu dillerinden birine ait olduğunu ısrarlı bir şekilde söylenmelidir..
c-Helence/Eski Grekçe Helenistan’dan Anadolu’ya geçmiştir tezi komik kalıyor, Anadolu’dan Yunanistan’a geçti tezi gerçek olarak kabullenilmelidir.
d-Bu dönemde Helenlerce yapılan karı-koca yontuları incelendiğinde, erkek (Kral/ya da tanrı) kadının solundadır. Sağında olamazdı, çünkü, anaerkil bir dönemdi yaşanan. Bir başka söylemle, erkek, kadını sağına almış olsaydı, koruması altına almış olurdu ki bu mümkün değildi.
Kadın yontularında, ya da kaya resimlerinde ileriki asırlarda kadın erkeğin sağına geçecektir ki bu kadının erkek yönetimi altına itildiğinin bir göstergesidir.Daha düne kadar, bize bu özelliği ‘Yunan harikası’ diye yutturmadılar mı bize?
Hattuşaş kazıları, bu ve benzeri tezleri her gün biraz daha rafa kaldırıyor. Çünkü bu özellik, (Yunan harikası) Hititlerde aynen göründüğü ortaya çıktı. Kim, kimden ne aldığı artık tartışılmayıp, Grek kültürünün Anadolu’dan aşırıldığı kabul edilmelidir.
e-Yunan mimari sanatı incelendiğinde Hititlerden daha çok, Urartu sanatının bir kopyası olduğunu mimariden anlamayan kişiler bile görebilir. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, kullandıkları alfabenin Fenike alfabesine sesli harfler ilave edilerek elde ettikleri de ortaya çıktı. Yani alfabeleri de bir kopya…
f- ‘ışık, doğu, güneş’ çağrışımlı ‘Likya’ kelimesi ‘Lyk’ kökenlidir. Bugün Latin dillerinin pek çoğunda ortak kelime olarak kullanılmakta olan ‘lux’ kelimesinin atasıdır. Yazının keşfi Anadolu’da gerçekleşti ve Batı Anadolu’da yaygınlaştı. Homeros’tan 200 yıl sonra Anadolu’dan Helenistan’a göçen ‘Hesiod’ sayesinde Helenler, İon lehçesiyle kendi dillerini yazmaya başladılar.
f-Batı Anadolu’da ilk kez belli bir şehir planı ile şehirler- Prien - Söke/Aydın-kurulurken Atina’daki evlerde tuvalet bile yoktu. Zaten bu yüzden ilk veba salgını Atina’da başladı ,karşı kıyıdaki Prien şehri bu salgın hastalık sonucu yok olduğunu biliniyor.
Bu bilgiler ışığında denebilir ki:
I-Homeros’un isim babalığını yaptığı Olimposlu mitolojik tanrılarını yeri ve yabancı tarih yazıcıları Yunan kültürüne mal ettiler. Araştırmalar gösteriyor ki, Zeus’un babası bile Karyalı, yani Egeli…
Kayralıların ana dili kesinlikle eski Grekçe olmadığına göre, mitolojik tanrılar ne oldu da Yunanistan’a mal edildi, diye sormazlar mı adama?
2- ‘İlyada’ ciddi şekilde okunduğunda, savaş karşıtı ‘Hektor’ ölünce mezarının üstüne içi su dolu bir bardak = sağrak (küçük testi) bırakılıyor. Bu gelenek Anadolu’nun her köşesinde hâlâ var. Ayrıca, Divan-ı Lugat-ı Türk’te (bart + ak = Sıvı ölçü birimi) şeklinde geçiyor. Giresun İlimiz içindeki ‘Sağrak Gölü’ adının nereden geldiğini tartışmaya gerek var mı? Aynı sözcük ‘zavrak’ olarak (Erzurum) ‘bakır kazan,’ Anadolu’nun değişik bölgelerinde ‘bardak’ olarak kullanılıyor oluşu, İlyada’nın bir Grek masalı mı, yoksa bir Anadolu efsanesi mi sorusuna net yanıt değil mi?
Durum böyleyken Anadolu insanının Yunan ve Avrupa hayranlığı cahillikten başka nedir ki? Roma İmparatorluğunun Anadolu’da ayak izleri bile yokken, İlyada’da : “ Gök gözlü Athena” betimlemesi geçiyor. Çocukluğumda renkli gözlü çocuklara büyükler sinirlenince “gök gözlü ….adın batsın!” şeklinde çıkışıldığını çok duymuşumdur. Bu yaşlıların betimlemesi tesadüf mü,yoksa belli bir dil bağının devamı olarak mı algılanmalıdır?
3-Anadolu için kullanılan‘ Assuva, Assyos, Asya, Küçük Asya (Minor Asia), özellikle ‘asu’ kelimelerini etimolojik olarak hangi dil uzmanı Latincedir diyerek, işin içinden sıyrılabilir?
4-Sümerlerdeki Ama = Ana, Ada = Ata, ağar = Ağır, Beyi r= Bayır, Asşa = Aşağı, Name = Bu ne?, Qaş = kaç, Qın = kız, tamqa = Damga, Uş = Üç……gibi benzerlikleri - o günlerde alfabesi bile olmayan- Latin dillerine mi dayandıracağız?
5-‘Mart’ kelimesinin Latincedeki savaş tanrısı ‘Mars’ kelimesinden geldiğini biliyoruz. Aynı zamanda savaş tanrısıdır da…Bu kelime Grekçede ‘Ares’ olarak geçtiğini de biliyoruz. Bu sözcüğü bize yıllarca ‘Grekçe’ diye yutturmadılar mı?
6-Ölü dillerden Luviceye en yakın dil olan, Hititçede, Yazılıkaya yazıtlarında ve/va/wa ‘su, pınar su kaynağı’ anlamında kullanıldığı artık tartışmıyoruz. ‘Water’ Latin dillerinin pek çoğunda aynı anlamda ortak kelime. Görülüyor ki, Latincede kaçınılmaz şekilde Anadolu dillerinden kelime almıştır ki çok da doğaldır tabi. Durum böyleyken ,‘water’ sözcüğünü Latincedir diyen biri kendi cahilliğini onaylamıyor mu?
Anadolu söylencelerini Greklere bağışlayanlar, bugün mitolojinin ana karakteri olan Zeus’un babası, Rheioî Kronos’un Karyalı (Muğla-Milas-Karacasu-Tavas) ve Kayralıların ana dili kesinlikle Grekçe olmadığını bir bilseler!